Selanik Mübadilleri'nin Notları
Görünüm: Tam | Özet
Mübadillerde Sosyal Yaşam
Samsunlu Mübadiller, etnik olarak Anadolu Türkleri ile hemen hemen aynı köklere dayanırlar. Bu nedenle gelenek görenek ve sosyal yapı olarak yerli halkla aralarındaki farklar nüanslara dayanır. Bu nüanslar da çok kültürlü ve çok dinli bir bölgede yüzlerce yıl yaşamış olmanın toplumsal izleri ile açıklanabilir. Yabancı ve dikkatsiz bir göz, yerliler ile mübadiller arasındaki bu ince ayrımları kolayca tespit edemez. Bu farklı renkleri, yıllarca beraber yaşadıkları için yerli Samsunlular ayırabilir; ancak bu farkları birebir ortaya koymak için daha sosyolojik bir bakış açısıyla araştırma yapmak gerekir.
Mübadillerin Yerleşim Alanları
Mübadiller, diğer vatandaşlarımıza göre evlerini birbirine yakın kurarlar. Uzaktan bakıldığında, bir mübadil köyünü bitişik bahçelere sahip evleri görür görmez ayırabilirsiniz. (Çoğunlukla doğu Karadenizlilerin evleri son derece birbirinden uzaktır. Yerlilerin evleri ise nispeten birbirine daha yakındır ama mübadillerin köyleri birbiriyle iç içedir.)
Evlerin böylesine yakın olmasının birinci nedeni, Rumeli tarafındaki yerleşim alanlarının Anadolu’dakilere oranla daha kentli bir kimlik taşımalarıdır.
Rumeli köylerinde eskiden de tarım ve hayvancılık dışındaki iş kollarından geçimliğini sağlayanlar varmış. Örneğin, nispeten bir dağ köyü olan Muratlı’nın ortasında bir işlik olduğu ve burada bir ailenin geçimini ustalık yaparak kazandığı anlatılır. Bulgaristan ve Yunanistan’daki Türk köyleri incelendiğinde bugün de köylerde esnafların olduğu, hatta kafeterya gibi Anadolu’da küçük kasabalarda hala rastlanmayan iş yerlerinin bulunduğu görülür. Bir esnaf kültürünün oluşması için yoğun nüfus, alışveriş kültürü ve usta-çırak bağının uzun yıllar boyunca sürebilmesi gerektiği dikkate alınırsa, Balkan Türkleri’nin çok eski tarihlerden beri kalabalık ve birleşik nizama sahip köylerde oturduğu sonucu çıkartılabilir.
Samsun’a iskan edilen mübadillerin mesleklere göre dağılımı incelendiğinde, arabacı, bahçıvan, manifaturacı, bakkal, kunduracı, demirci, kebapçı, marangoz, limonatacı, cambaz, otelci, saatçi gibi bir çok değişik meslek grubundan usta ve esnafın olduğu görülür. Bu ilginç örnekler, mübadillerin Anadolu’nun yerli unsurlarına oranla çok daha kentli vasıflar taşıdığını kanıtlamaktadır.
Balkan Türkleri’nin birleşik nizama sahip evlerden oluşan yerleşim alanlarında oturmalarının en önemli nedeninin Balkan topraklarının kanlı tarihi olduğu güçlü bir tezdir. Hristiyan ve Yahudi komşuları ile yüzlerce yıl hiç kaynaşmayan Türkler, tarih boyunca gerek bu yabancı unsurlardan kaynaklanan tehditler, gerekse devlet otoritesinin zayıfladığı 19. yüzyılda iyice yayılan eşkıyalıktan korunmak için birbirlerine yakın oturmayı tercih etmiş olabilirler. Mübadele gibi son derece acı bir tecrübe sonrası bu yakın oturma geleneğinin pekişmesine şaşırmamak gerekir.
Mübadillerde Aile Yapısı
Aile, Türk-İslam toplumunun temelidir. Mübadiller için de bu genel anlayış aynıdır.
Samsun’a yerleşen 1. kuşak mübadiller arasında büyükbaba – büyükanne – erkek çocuklar ve gelinler, torunlardan oluşan geniş aile yapısının yaygın olduğu bilinir.
Oysa, ilk mübadillerin aile yapısı incelendiğinde büyük aile kavramının bu kadar yaygın olmadığı görülmektedir. Örneğin 1924’te Ökse’ye yerleştirilen mübadillerin iskan defterine göre 132 hanede 476 mübadil vardır. Ailelerdeki fert sayısının 1 ile 8 arası değiştiği ve ortalamanın 3,6 kişi civarında olduğu görülür ki bu neredeyse çekirdek aile yapısının varlığını ispatlamaktadır. Ailelerin %69’u anne, baba ve çocuklardan oluşmaktadır.
Çekirdek aileden büyük aile yapısına geçişin 1. kuşaklar döneminde geliştiği görülür. Bunun nedenleri, emek yoğun bir iş olan tütüncülüğün gelişmesi, mübadelenin yarattığı toplumsal psikoloji, fakirlik nedeniyle yeni evlerin yapılamayışı ve arazilerin parçalanmasının engellenmeye çalışılması olabilir.
İlk mübadiller arasında bayanlar arasında evlilik yaşının 13-15 arasında olduğu, erkeklerin ise biraz daha yaşlı evlendikleri görülür. Çok eşliliğe ve akraba evliliğine rastlanmaz.
Mübadele sonrası yaygınlaşan büyük aile anlayışının 2. Dünya savaşından sonra bozulduğu ve yeniden çekirdek aileye dönüşün arttığı görülür.
Mübadele sonrası yerli nüfusla mübadiller arası evliliklerin pek olmadığı anlaşılmaktadır. Mübadiller, kadına değer vermediklerine inandıkları yerlilere kız vermek istememişler, yerliler de kültürlerini çok yabancı buldukları Rumeli göçmenlerine karışmak istememişlerdir. Ancak zamanla bu anlayış kırılmıştır. Bugün, mübadillerin ve diğer unsurların büyük ölçüde karıştığı ve saf mübadil olan 3. ve 4. kuşakların büyük ölçüde azaldığı görülmektedir.
Samsun’da yaşayan diğer etnik kültürler arasında “mübadile kız ver, ama mübadilden kız alma” diye özetlenebilecek bir anlayış vardır. Bunun nedeni, mübadil erkeklerinin eşlerine çok değer vermeleri ve uyum göstermeleridir. Ailelerinden bu terbiyeyi alan mübadil kızlarının ise, mübadil olmayan ailelere gelin gitmeleri durumunda, kendilerini ezdirmeyen ve aileyi ilgilendiren meselelerde karar alma sürecine katılmak isteyen duruşlarını devam ettirmeleri yadırganabilmektedir.
Mübadil Evleri
Mübadillerin bir kısmı, ilk yerleşimlerinde Rumlar’dan kalan evlerde iskan edilmişlerse de bu daha çok kent merkezinde oturanlar için geçerlidir. Çünkü Rumlar ayrılırken bilhassa köylerde pek sağlam ev de bırakmamışlardı. Sağlam kalan evlerde Türk mübadillerin oturmayı pek istemedikleri de anlatılır. Bunun nedeni, Rumlar’ın yüzlerce yıllık anılarının üzerine yeni bir yuva kurmanın psikolojik zorlukları olduğu kadar “yavur evinde cin olurmuş” gibi batıl inançların tesirleri olabilir.
Birçok mübadil köyü, Rum köylerinin çok yakınına kurulmuş olsa da genellikle tam üzerine kurulmamıştır. Bazı köyler, Rumlar’dan kalan kiliseleri camiye dönüştürmüşlerdir. Ancak Rum evlerine yerleşen köylü nüfus pek azdır.
Mübadele sonrası mübadillere hükümet tarafından evler inşa edilmiştir. Bugün çok azı ayakta kalan bu evlere cumhuriyet evi adı takılmıştır.
Mübadillerin evlerinin altlarında “hane altı” denen ve çoğunlukla hayvan beslemekte ya da tütün bastırmakta kullanılan bir bölüm olur. Girişte bulunan ve çoğunlukla bir oda büyüklüğündeki geniş koridor – antreye “hani” denir. Oturma odaları, “mağaza” diye adlandırılır.
Mübadillerin “harim” dedikleri bahçede mutlaka çiçek saksıları, meyve ağacı ve kara üzüm bağı gibi hem göz estetiğine hitap eden hem de yaşam kalitesini arttıran izlere rastlanır. Mübadillerin evlerinin temizliği ve bahçelerinin güzelliği, tüm yörede takdir edilen bir özellikleridir.
Mübadillerde Komşuluk İlişkileri
Mübadiller, birleşik nizam bahçelerde yaşamanın etkisi ile komşuluk ilişkileri gelişmiş bir toplumdur. Komşu aileler, birbirleri ile günlük hayatta sürekli yardımlaşırlar. Ayrıca, komşu evde yaşanan her türlü özel güne kendilerininmiş gibi sahiplenilir.
Komşu evde düğün varken günler önceden yardıma koşulur, iş güç azaltılıp komşuya yardım etmeye vakit ayrılır.
Cenazelerde de yine gündelik işler terk edilerek yardıma koşulur, yemek pişirilir. Cenaze evine birkaç gün yatsı namazı sonrası topluca gidilip kuran okumak adettendir.
Ağır hasta olan varsa komşuya geçmiş olsuna gidilir. Çok yakın komşular, her gün en az bir kez ziyarete gelir.
Toplumun genelini ilgilendiren meselelerde imece kültürü yaygındır. Birçok mübadil köyü, tüm yokluğa karşın okullarını devletten katkı almadan yapmışlardır. Ayrıca köy yollarının açılması ve onarımında imece yapıldığı bilinir.
Mübadiller, akşam evlerine getirdikleri tütün bohçalarını genellikle birbirlerinin evlerine getirir, hem komşusuyla sohbet eder hem de tütün dizerlerdi. Bir ailenin bohçası bittiğinde öbür aile, diğerine yardım ederdi.
Mübadillerde Miras Paylaşımı
Mübadillerde komşular arası arazi uyuşmazlıklarına çok rastlanmaz; ancak miras paylaşımından dolayı aile içi arazi anlaşmazlıklarına rastlanmaktadır. Bunun nedeni, aile reisinin henüz sağken arazileri çocukları arasında paylaştırma geleneğidir. Aile büyüklerinin yaptığı paylaştırmalar, çoğunlukla yasal mevzuata uyumlu değildir. Arazilerin bütünlüğünü bölmeden tarlaları dağıtma anlayışına karşın yasaların her bir tarlayı mirasçılar arasında paylaştırma biçiminde oluşu, aile içi arazi uyuşmazlıklarının temel nedeni olmaktadır.
Buna karşın mübadillerde çoğunlukla erkek ve kız çocuklara eşit miras bırakma anlayışı vardır. Şüphesiz bunun da istisnaları, bilhassa zengin yere gelin giden kızlara pay vermekte isteksiz davranma ya da okuyan evlada daha az pay bırakma biçiminde olmuştur.
Mübadillerde Cenaze Adetleri
Mübadiller ölüme geniş bir tefekkürle yaklaşır. Yüksek sesle ağlamak, çığlık atmak, ağıt yakmak ayıplanır, hatta günah olduğu düşünülür. Cenazelere mümkün olduğu kadar herkes katılır, önemli kalabalıklar oluşur.
Mübadillerde köy mezarlıkları genellikle köyün oldukça dışında ve yeşil bir tepenin üzerindedir. Mübadillerin en güzel arazileri mezarlık yaptıklarını söyleyenler de vardır. Gerçekten, Hasköy, Düvecik, Çırakman, Asarağaç gibi köylerin mezarlıklarının son derece güzel manzaralı ve verimli yerlerde olduğu görülmektedir. Yine köye çok yakın olmayan mezarlığa sahip olan köylerde, cenaze namazlarının camide kılınmayıp mezarlıkta kılındığı görülür.
Sünni İslam ritüellerine titizlikle uyulan cenaze merasimleri sonrası mezarın üzerini örten kürek, yeşil bir örtüye sarılmış sürahiden dökülen temiz ve bol suyla mezarın üzerine akıtılarak yıkanır. Ayrıca mezarın yanına hayvanların içmesi için su kabı konur, bu kap yağmurda dolacak bir pozisyonda yerleştirilir. Cenazeden birkaç gün sonra, Mezarların üzerine çiçek dikmek hala uygulanan bir gelenektir.
Ölünün eşyaları, fakirler arasında pay edilir. Ayrıca, ölü henüz evinden çıkmadan devir denen bir işlem yapılır. Devir için camide imam tarafından ölünün yakınlarından alınan bir miktar para elden ele dolaştırılarak cemaat arasında dağıtılır. Bu paranın miktarı ölenin yaşı ve mirası ile orantılı tayin edilir. Devirin amacı, ölenin kılamadığı namaz, tutamadığı oruç gibi ibadetlerine karşılık bir çeşit kefaret ödenmesidir. Ne kadar çok elden ele para çevrilirse o kadar makbul olduğuna inanılır. Devir geleneğinin son yıllarda resmi atama ile köylere gelen imamların telkini ile ortadan kalkmakta olduğu görülmektedir.
Mübadillere Özgü Bayramlar
Mübadillerin memleketten getirdiği geleneklerden birisi de yöresel kutlanan bayramlardır. Bu geleneksel bayramlardan ilki, gölle bayramıdır. 6 Mayıstaki hıdrellez günü kutlanan gölle bayramında, köy halkı, evlerinden getirdikleri malzemeler ile hep birlikte gölle denen ve mısır tanelerinin haşlanması ile elde edilen yöresel yemeği paylaşarak yer. Gölle yemeğinin bir bölümü de muhakkak evlere geri götürülür. Böylece bereketin artacağı düşülür.
Yöresel bayramlardan bir diğeri de koyu yoğurt bayramıdır. Tütün çapası sırasında kutlanan bu bayramda, yine köy halkı evlerinde pişirdikleri gağma denen pideleri ve bakraçlar dolusu yoğurdu camii yanındaki yeşil ve düzgünce bir alana getirir. Yer sofraları serilir, neşe içinde paylaşılan yiyecekler tüketilir.
Bir diğer geleneksel bayram da yaz aylarında ağustos ayı içinde kutlanan dededağ bayramıdır. Bu bayramda, köy yakınlarındaki ormanlık ve yüksekçe bir tepeye gidilir. Bir büyük baş hayvan kurban edilir, etinden pilav da yapılır. Bayram günü sonunda topluca dua edilerek Allahtan bereket ve yağmur dilenir.
Bu eski bayramların uzun yıllardır kutlanmadığını söyleyebiliriz. Ancak, Mübadillerin çeşitli yerlerde yaptıkları hıdrellez şenlikleri, etli kazan pilavı şenlikleri ve keşkek şenlikleri, farkında olmadan bile olsa bu geleneklerin devamıdır. Ancak bu etkinliklerin geleneksellikten uzaklaştığı, hatta siyasallaştıkları gözlenmektedir.
Cumhuriyet Bayramı Kutlamaları
Lozan Antlaşması ile Samsun’a gelen mübadiller, Atatürk ilkelerine ve cumhuriyete kuvvetli bağlılıkları ile bilinirler. Cumhuriyet Bayramı, özellikle Bafra merkez ve köylerinde herhangi bir resmi katkı olmaksızın, tümüyle toplumsal bir refleks olarak sabaha kadar süren eğlencelerle kutlanır. Her yıl yapılan bu kutlamalarda davul zurna çalınır ve geleneksel oyunlar oynanır.
Sayıcı Geleneği
Sayıcı, mübadillerin memleketten getirdikleri kendilerine özgü bir gelenektir. Sayıcı, her yıl yılın ekim ayı sonunda ya da kasım ayı içinde bir erkeğin gelin kıyafetine girmesi ile başlar. Bir köy düğünü tiyatral biçimde canlandırılır. Gelin kılığına giren erkek öylesine kadına benzetilir ki bazı yaşlılar aslından ayırmakta zorlanır. Gelinin yanında eski ortaoyunundaki kavuklu – Pişekar tiplemelerini andıran kimseler de rol alırdı. Bu kişiler hem yaşlıları inandırmaya çalışır, hem de köyün aktüel konularına ilişkin güncel espriler yapardı. Bazen Arap, Laz, İmami Kambur ya da benzeri karakterler de görülürdü. Gelinin oynatılması, gelini kaçırmaya kalkan birilerinin olması, buna oyuncuların şakalarla dolu engel olma çabaları, gelinin bazen kendisini kaçırmaya çalışana cilve yapması, sırtına saman çuvalı konan kambur rolündeki kişinin sopalarla dövilmesi gibi durum komedileri tekrarlanırdı. Sayıcı geleneğine katılan gençler, davul zurna eşliğinde köyü dolaşıp para toplar ve teşvik görürlerdi. Sayıcıya çıkan gençlere mısır, buğday, mendil gibi hediyeler de verilebilirdi.
Bugün Batı Trakya’da hala “deve geleneği” adıyla yaşatılan ve uzunca bir seyyar merdivenin içine giren iki gencin üzerlerinin örtülüp süslenerek deve yapılmasıyla başlayan bu gelenekte sayıcıda bulunan tüm karakter ve şakalara rastlanmaktadır.
Sayıcı geleneğinin eskiden hangi köylerde yaşadığı ve hangi yıllara kadar uygulandığı konusunda bir araştırma yok. Ancak Çırakman’da 1950’lere kadar uygulandığını hatırlayanlar var. Ökse’de yakın zamana kadar uygulanıyordu. Karaperçinli gençler, birkaç yıl öncesine kadar sayıcı geleneğini canlandırıyorlardı.
Bu geleneğin bazı köylerde sonradan görevlendirilen imamlar tarafından kadın kılığına giren erkek karakteri nedeniyle hedef seçildiği ve son bulmasının sağlandığı anlaşılmaktadır. Bugün Çırakman civarında sayıcıyı hatırlayan orta yaş ve üzeri kuşakların genellikle bu geleneği eleştirdikleri ve ayıpladıkları görülmektedir.
Mübadillerde Dini İnanç
Samsunlu mübadillerin çoğunlukla Sünni Müslüman oldukları ve bu inancın ritüellerini kuvvetle yaşattıkları görülür. Çok az bir mübadil ailenin ise Bektaşi alevi olduğu ve daha çok Ladik, Amasya ve Tokat gibi iç kısımlarda oturdukları görülür.
Bilhassa Kavala Medresesinden yetişen ve iyi yetişen bazı yerel imamlara çok saygı duyulduğu görülür.
Mübadillerin en muhafazakâr olanlarının bile cumhuriyete ve Atatürk ilkelerine güçlü biçimde bağlı olduklarına dair bir genelleme yapmak mümkündür.
Mübadillerin yüzlerce yıl Ortodoks ve Yahudi kavimlerle komşuluk etmelerine karşın dini anlamda hiçbir ortak ritüele sahip olmadıkları aşikârdır.
Mübadiller, kurban ve şeker bayramlarına çok önem verirler. Normalde pek ibadet etmeyen insanlar bile coşku içinde camilere doluşur. Bayram namazı bitiminde yaşlılar, ellerini gençlere vermez, mutlaka evde ziyaret edilerek bayramlaşmak isterler. Camiden ilk eve varan kişiye yapılan köy baklavası kadınlar tarafından ikram edilir. Bayramlaşmanın ardından hep birlikte coşkuyla kahvaltı yapılır.
Bayramlarda genç kızlar harman yerlerinde salıncaklar kurar, köyün gençleri makul bir uzaklıktan genç kızları izlerler, bazen şakalaşma amaçlı karşılıklı maniler atıldığı duyulur.
Köyün yaşlıları bile kendinden yaşlı olanları ziyaret ederler. Makbul olan tatlı ise köy baklavası ya da lokumdur.
Ramazan aylarında mutlaka her köyde davulcu gezer, maniler okur. Davulcu, her evin önünde durur, içeridekilerin uyanıp ışığı yaktıklarını anlayınca öteki eve geçer. Bayram sabahı davulcular tek tek tüm evleri dolaşıp bahşiş toplar. O yıl evlenen gelinler davulcuya mendil verir, bu mendiller davulu süslemek için üzerine konur.
Romanlar
Mübadele sırasında Samsun’un bazı bölgelerine Roman kökenli vatandaşların yerleştiği de bir gerçektir. Romanlar, renkli kişilik ve gelenekleriyle hemen fark edilirler. Mübadillerin ekseriyetinden farklı bir kimliğe sahip olsalar da Roman vatandaşlar, sosyolojik olarak Mübadillerle birlikte hareket etme gibi bir toplumsal reflekse sahiptirler. Bununla beraber, Romanların gelenekleri tümüyle kendilerine özgüdür, uzun ve ayrı bir araştırmanın konusudur.
Mübadillerde Kız İsteme
Mübadillerde eskiden beri diğer vatandaşlarımıza göre gençlerin kendi aralarında görüşüp anlaşarak evlenmelerine sıcak bakılır. İlk yıllarda kuşkusuz bu özgürlük bu kadar çok değildi. Ancak o yıllarda bile, bir büyüğün (çoğunlukla da orta yaşlı bir yengenin) teşviki, arabuluculuğu ya da önerisi ile iki gence konu açılır, bundan sonra kız isteme sürecine geçilirdi. İki genci birbirine münasip görüp bu konuyu açma işine “akıl etme” denirdi.
“Akıl etme” sürecinde delikanlı istekli davranır, genç kız ise bir-iki nazdan sonra kesinlikle hayır dememişse arabuluculuk yapan kadın, kızın bazı akrabalarına konuyu açar, genç kızın ve ailesinin yavaş yavaş konuyu benimsemesini sağlamaya çalışırdı. Bunun ardından delikanlı, ailesi ile görüşüp talip olduğu kızın ailesinden istenmesini söylerdi. Delikanlı bu konuyu çoğunlukla önce kendi anasına açar, anası babayla konuşup kızın istenmesine karar verilirdi.
Kız tarafına hayırlı bir iş için gelineceği bildirilirdi. Kız istemek için genellikle baba, yanına köyün saygın büyüklerinden birisini yanına alarak giderdi. Kız istemeye çoğunlukla delikanlı götürülmezdi.
Kız istemek için pazar ya da Perşembe geceleri tercih edilirdi. Pazar gecesine dernek gecesi denir ve bu gece yapılan işlerin daha hayırlı ve bereketli olacağına inanılırdı. Perşembe gecesi, kutsal Cuma günü öncesindeki gece olduğu için dinen makbul sayılmaktadır.
Kız istenmeden önce gelin adayı kızın getirdiği kahve eğer şekerli ise genç kızın konuya olumlu baktığı değerlendirilirdi. Şekersiz kahve ise olumsuz bir tavır olarak algılanırdı.
Kız isteme olayına “aramak” denirdi. “Ayşe’yi Hasan’a aramışlar” denildiğinde Hasan’ın Ayşe’yi ailesinden istettiği anlaşılır.
Kız istendiğinde ilk defa hiçbir cevap verilmez. Sonra bir müddet sonra tekrar gidilir. Aslında dünürcüler, bu sefer de bir yanıt alamayacaklarını bilerek gelirler. Konu tekrar açılır, kız evi hiçbir renk vermemeye çalışır. Genelde gecenin çok kısa bir bölümünde bu konu konuşulup çoğunlukla başka konularda sohbet edilir. Bu defa, erkek tarafından bazı bayanlar da kız istemeye gelirler, ayrı bir odada kız tarafının bayanlarını ikna etmeye çalışırlar.
Üçüncü ziyarette artık bir cevap alınması ihtimali güçlüdür. Bu arada arabuluculuk yapan kadın, genç kızın yakınlarından ya da mümkünse kendisinden haber almaya çalışır. Bu arada konu köy içinde duyulmuş olduğundan güncel tartışma konularından birisi olmuştur, konu komşu kızın verilip verilmeyeceğine dair heyecanlı tahminler ve spekülasyonlar yapar.
Üçüncü ziyarette kız ailesi, olumsuz bakıyorsa genellikle katı bir tavır alarak dünürcülere bu işin olamayacağını söyler. Eğer cevap olumluysa bu defa yanıt alma ihtimali güçlüdür. Genellikle talipli uzak köyden ise yanıt bu defa verilir. Ancak bazen dünürcülerin bir kez daha gelmek zorunda kaldıkları görülür.
Kız isteme sırasında erkek tarafından gelen bayanların kilimlerin altına ve kapıların üzerlerine bakarak toz olup olmadığına baktıkları, genç kızın temizliği için fikir sahibi olmaya çalıştıkları söylenir.
Kız verildiğinde aileler toplanır ve sade bir törenle söz yüzükleri takılır. Söz yüzüğünün takılması son derece önemli bir olaydır, iki gencin evliliği için verilmiş güçlü bir yemin anlamındadır. Sözlü kıza başkası talip olamaz, bu çok çirkin bir davranış kabul edilir. Kızın başka talipleri varsa ümit keserler.
Eğer kız, delikanlıyı istediği halde ailesi tarafından verilmez ise bu durumda aile, kızın kaçacağını düşünerek tedbirli olur. Ancak, çoğunlukla delikanlı, bazı iş birlikçi aile üyelerinin yardımıyla genç kızı kaçırır. Eskiden bir kız kaçmışsa uzun zaman ailesi tarafından bağışlanmaz ve bayramlaşma vesilesiyle baba ocağına gelmesine bile müsaade edilmezdi. Bu inat, bazen gelinin ilk çocuğuna gebe olduğu duyuluncaya kadar sürebilirdi.
Son yıllarda mübadiller arasında bu eski geleneklerin büyük ölçüde çözüldüğü ve gençlerin tümüyle kendi aralarında anlaşmaları ile sadece adet yerine gelsin diye kız istendiği görülmektedir.
Nişan Adetleri
Söz yüzükleri takıldıktan kısa bir süre sonra nişan hazırlıkları başlar. Nişan öncesi gençler aile büyükleri tarafından çarşıya götürülür. Her iki taraf da karşılıklı olarak birbirlerine giyecek alırlar. Kızın aldıkları oğlan evine oğlanın aldıkları kız evine götürülür. Daha sonra alınan kıyafetler, karşı tarafın birinci derece akrabalarına birer hediye (çoğunlukla kılık kıyafet türünden) eklenerek bohçalanır. Aracılar vasıtasıyla karşı tarafa gönderilir.
Nişana erkek tarafı kutular dolusu lokum ve bisküvi ile çerez götürür. Konu komşu ve akrabalar davet edilir. Misafirler neşe içinde sohbet ederler. Ailelerden tahsil ve yaş yönünden sayılan bir kişi kısa bir konuşma yaparak nişan yüzüklerini keser.
Son yıllarda nişan töreninin düğün gibi bir eğlence ile yapılması geleneği yerleşmiştir. Nişanlanan çiftler, son yıllara kadar sadece bayram günleri el öpmek için birlikte gezebilir, bu geziler sırasında gelin adayının bir bayan yakını da yanlarında refakat ederdi. Son yıllarda bu konuda aileler yumuşamışlardır. Yine nişanı takip eden ilk bayram günü karşılıklı birer nişan hediyesi götürme geleneği de vardır.
Eskiden nişanlı kalma süresi oldukça uzun sürerdi. Genellikle erkekler askere gitmeden nişanlanır, iki yıl civarında süren askerlikten sonra makul bir süre içinde düğün yapılırdı.
Köy Düğünleri
Köy düğünleri pazartesi günleri gelinin çeyizlerini sergilemek üzere sermesi ile başlar. Bu arada baklavalar açılır, düğün hazırlıkları sürer. Komşu aileler yardıma koşar, tatlı bir telaşla düğün hazırlığı yapılır.
Köydeki tüm bayanlar, serilen çeyizleri görmek üzere gelin evine uğrar. Perşembe günü damat, birkaç yakınıyla gelir ve çeyizleri kız evinden alır. Bu arada gelinin akrabaları içinde çocuk yaşta olanlar, çeyiz sandığının üzerine oturur ve damattan bahşiş almadan kalkmaz. Ğer daha önce dini nikah yapılmadıysa dini nikahın da mübarek kabul edilen perşembeyi cumaya bağlayan gece kıyılması tercih edilir.
Cuma namazı vakti, genellikle köy caminde mevlit okutulur. Öğleden sonra her iki tarafta düğün hazırlıkları alabildiğine hareketlenir.Cumartesi günü kına gecesi yapılır. Kız evine kınaya giden erkek tarafından, gelinin eltisi ve görümcesi, dış kapıda ayak sürer ve içeri girmek için nazlanır. İçeri girmeleri için gelinin yakınları adeta yalvarırlar. Görümce ve elti, meyve, kahve ve baklava ister. Bu istekler hiç kırılmaz. Hatta eskiden ayakkabılarını da sildirirlermiş. Üstelik silindikçe ayakkabılar batırılır, adeta kız evine eziyet ederlermiş. Bir süre devam eden bu ayak sürüme, en son gelin kızın gelip eltisine ve görümcesine hoş geldiniz demeleriyle sona erer ve bunun ardından kına için eğlenceler başlardı.
Kına gecesinde gelin ağlatma türküsü olarak bir Rumeli Türküsü olan “yüksek yüksek tepelere ev kurmasınlar” söylenir Kına yakılırken gelinin ayak sürüdüğü görülür, damadın yakınları elini açması dil dökerler. Gelin ancak kayınvalidesinden ya da görümcesinden bir hediye alınca (çoğunlukla bir çeyrek altın) elini açar.
Kına gecesinin bitiminde ya da bazen sonuna doğru hem kız tarafından hem de erkek tarafından erkekler, hep beraber toplanıp konak denilen geleneği yerine getirirlerdi. Bu geleneğe göre, aralarında köyün sayılan kişilerinin de bulunduğu bu kişiler, geleneksel Rumeli konak havaları eşliğinde bazen halay çekerek bazen de müsait buldukları yerlerde oturarak yavaş yavaş erkek evine giderler. Bu arada konak gidenlerin önünde bayrak taşıyan bir kişi bulunur. Bu kişi zaman zaman maniler atarak en başta yürür. Konak gidenler, bazen yanlarında süslü bir yük hayvanı (at, katır ya da eşek) bulundurur ve bu hayvan da mendiller ya da kurdeleler ile süslenmiştir. Konak gidenler, aradaki mesafe çok kısa olsa bile saatler süren bir yolculukla erkek evine varırlar, Hava şartları müsaade ederse konak, neredeyse sabahın ilk ışıklarına kadar sürer. Konak sırasında genellikle alkol (rakı) alınır ve havaya silah sıkılır.
Aslında düğünde en çok yorulanlardan birisi de kuşkusuz davul-zurna grubudur. Konak nedeniyle sabaha kadar çalan davullar, ertesi gün öğle ezanına doğru başlayan düğünle beraber yeniden vurmaya başlar.
Pazar günü erkek evinde başlayan düğün, ikindi üzerine kadar sürer. Konuklara etli kazan pilavı, etli yufka, çorba (eskiden genellikle sütlü çorba), kuru fasulye ya da nohut gibi bir sulu yemek ile ayrandan oluşan sofralar kurulur, ikramlar yapılır. Düğünün her türlü organizasyonunu, damadın evli, orta yaşlarda ve becerikli bir akrabası yapar, buna düğün kâhyası denir.
Bu arada içki kullananlar için oynayanları görebilecekleri bir yerde, ama toplanan diğer kişileri de rahatsız etmemeleri için birazcık ayrı bir köşede ayrı masalar kurulur. Bu kişilere Rumeli oturak havalarını çalan davulcular, oyun oynamak istendiğinde bu defa oyun havaları çalar.
Düğün sırasında güvey tıraşı denen bir gelenek yerine getirilir. Buna göre, damat, herkesin görebileceği ortalık bir yere oturtulur. Bir berber tarafından sakal tıraşı yapılır. Bir taraftan davullar çalar. Düğünde bulunanlar damada para asarlar. Bu paralar, önceden yapılan anlaşmaya göre damatta kalabileceği gibi berbere bahşiş olarak da verilebilir. Güvey tıraşının sonlarına doğru damadın arkadaşları oyna kalkarlar. Birkaç tur döndükten sonra damadı da kaldırırlar ve hep birlikte birkaç tur daha oynarlar.
İkindi üzeri damat tarafında düğün biter. Büyükçe bir konvoy oluşturulur. Bu konvoylar artık motorlu taşıtlardan oluşsa da eskiden binek hayvanları kullanılırdı. Eskiden gelin alıcıya giden kadınlar beyaz yaşmak örtünürler ve sırtlarına beyaz yatak çarşafları geçirerek giderlermiş. Gelin alıcıya katılanlara birer mendil dağıtılır. Şimdilerde mendilden çok arabaların aynalarına renkli kurdeleler bağlanmaktadır.
Gelin alayı kız evine varınca burada genellikle erkek tarafına bir takım zorluklar çıkartılır. Gelinin erkek kardeşleri kızı uzun süre içeride tutarlar, davulcular sabırsızlıkla tempolu biçimde çalarlar. Erkek tarafından geline verilmek üzere bir bahşiş istenir, bunun pazarlıkları yapılır. Erkek tarafı alttan alır, ancak birinci dereceden olmayan bazı akraba ve komşular kız tarafı ile tatlı tatlı münakaşa ederek süreci çabuklaştırmaya çalışırlar.
Bu sırada gelinin yakınları, bir ağaca önceden astıkları yumurtanın vurularak kırılmasını ister. Genellikle ilk teşebbüsü damat yapar. Birkaç teşebbüsten sonra damada diğer yakınları da eşlik etmeye başlar. Kız tarafı, yumurta kırılıncaya kadar gelini vermez. Şimdilerde daha çok Çinik civarında yaygın biçimde yapılan bu gelenek, son yıllarda unutulmaya yüz tutmuş, uygulanan yerlerde ise sadece bir şakalaşma vesilesi haline gelmiştir. Çünkü, ağaca asılı yumurtayı kıracak kadar iyi nişan alabilen pek kimse de kalmamıştır.
Gelin alayı, kız evinden dönüşte mutlaka farklı bir güzergâh kullanır. Yol boyunca gelin arabasının önü bahşiş isteyen çocuklarca sık sık kesilir. Yol boyunca mutlaka bir çayın üzerinden geçilir, mendil atılır. Bugün Bafra’da Kızılırmak’ın üzerinden geçilmektedir. Gelin alıcılar,erkek evine yaklaşınca herkes araçlarından iner ve davul – zurna eşliğinde oynayarak ve biraz da ağırdan alarak eve kadar gelinir. Bu arada artık akşam olmak üzeredir.
Gelin eve girerken koltuk altına bir kuran-ı kerim verilir. Gelin, evin duvarına bir parça yağ sürer, bir cam bardağı kırar. Gelinin üzerine bereketli olsun diye pirinç atılır. Eskiden eve girerken gelinin duvağını gül dalı ile kaynanası açarmış.
Gelin içeri girince düğün dağılır, yalnızca çok yakın akrabalar ve damadın arkadaşları kalır. Kadınlar gelinle, erkekler damatla akşam yemeği yerler.
Gelin odasına alınır. Bir erkek ceketinin üzerine üç kere oturtulup kaldırılır. Kucağına anası babası sağ bir erkek çocuk oturtulur. Gelin içine bozuk para sokulmuş bir elmayı kucağındaki çocuğa hediye eder.
Akşam namazından sonra damadın yakınları, damadı biraz sırtına vurarak sertçe gelinin bulunduğu odaya iteklerler. İçeride, gelin ve damat, kız tarafından gönderilmiş baklavadan birkaç diş yedikten sonra ikişer rekât namaz kılar.
Gelin, ertesi sabah, erkenden damadın küçük erkek kardeşiyle birlikte yakınlardaki bir çeşmeye ya da pınara gider. Burada doldurulan bir testi su, geri dönüşte azar azar dökülerek getirilir. Gelin, kendisine eşlik eden kayınbiraderine bir mendil hediye eder.
Hamilelik ve Çocuk Doğurma
Eskiden sağlık hizmetlerinin yaygın olmadığı yıllarda, çocuğu olmayan, düşük yapan ya da çocukları ölü doğan kadınların tedavisi için batıl bir inanış olarak gelincik külü yedirme biçiminde ilginç bir yöntem uygulanırdı. Bazı köylerde, doktor tedavisinden netice alınamayan durumlarda son çare olarak hala uygulanan bu yöntemde, avlanan gelinciğin cesedi ateşte yakılır. Hayvanın derisi ve eti ateşte kaybolur, kemikleri de yanarak külleşir. Bu kemik artığı küller kadına yedirilir. Eskiden doğrudan kaşıkla yapılan bu yutturma işlemi, sonradan içi boşaltılan ilaç kapsüllerine kül doldurularak yapılmaya başlanmıştır.
Yine eskiden, yeni doğan bebeğin ilk üç gün aralıksız Hocaya götürülüp okutulması biçiminde bir inanış olduğu da anlatılmaktadır.
Halk Oyunları
Mübadillerin halkoyunları, kendilerine özgü figürler taşır. Biraz Ege bölgesi halkoyunlarını, biraz da Balkan yarımadasının yerel kültürlerinin folklorunu andırır.
Belli başlı oyunlar arasında Rumeli karşılaması, Zigoş (cüguş) ve Debreli Hasan sayılabilir. Oyunlar, temelde aynı isimleri ve tarzı taşıyor olsa da Bafra yöresi ile Samsun – Tekkeköy bölgesi için bazı farklılıklar da gösterir.
Cüguş, erkekler tarafından oynan bir oyundur. En az altı kişiyle, ancak idealde 6 çift (12 kişi) ile oynanır. Drama iline bağlı Libotun kasabasının Zigoş köyünün adıyla bilinen bu oyun, kendisine özgü melodisinin davul zurna ile çalınması ile başlar. Bu melodi çalınırken oyuncular ağır hareketlerle eş seçer, karşılıklı sıralanır. Başlangıçta son derece ağır hareketler eşliğinde oynanan oyun, gittikçe hızlanan ezgisiyle birlikte hareketlenir. Sert figürlerin ardından zurna susar, oyuncuların el çırpışları ve sert davul sesleriyle devam eden oyun, yine ezgisiz davul vuruşları eşliğinde devam ederken oyuncular ellerini kuşaklarına sokar, naralar atılır. Zurna tekrar çalmaya başlayınca sert hareketlerle çömelmelerin yapıldığı figürler yapılır. Bir ara mübadillerin hora diye adlandırdıkları biçimde kol kola sıralanarak oynanan oyun, sonra yeniden çiftler halinde devam eder. Serbest salınımlar ve kucaklaşmanın ardındn oyun biter.
Debreli Hasan oyunu ise en az 6 kişiyle oynanır. Mübadillerin zevkle ve gururla oynadıkları bu oyunda omuz omuza dizilen oyuncular, biraz da asimetrik ayak hareketleriyle, oldukça ağır bir tempoyla, bazen çökerek ya da eğilerek mağrur figürlerle oynarlar. Oyun sırasında genellikle Roman kökenli olan zurnacı, sırayla oyuncuların kulaklarına doğru çalarak para ister. Oyuncular, banknotları huni biçiminde sarıp zurnanın deliğine sokar. Debreli Hasanı oynayan içinde maddi durumuna güvenenler en başa geçip bol bahşiş verir, bahşişi bol verecek kişi, zurnacının uzun uzun kulağına çalmasını sağlar. Bu oyunda verilen bahşişin miktarı, oyuncuların maddi gücünü gösteren bir ölçüdür. Debreli Hasan oyununun son yıllarda artık kadınlı erkekli karışık oynandığı hatta kadınların da bahşiş verdikleri görülmektedir.
Diğer mübadil oyunları arasında, Paşa Dudu, Ağacenin Fatmesi, karşılama, tirtom gibi Batı Trakya oyunları dışında telgrafın telleri ve kasap gibi yine Ege – Rumeli kültürünün ortak oyunları da sayılabilir.Bu oyunlar, bir davul ve iki zurnadan oluşan “çalgı” denen yerel orkestra eşliğinde oynanır ve her oyunun kendisine özgü bir melodisi vardır.
Asker Uğurlama
Mübadiller için askerlik büyük bir onurdur. Askere uğurlanacak gençler için bir önceki hafta sonu köylerde gençler arası küçük bir eğlence yapılır. Köyün gençleri bir araya gelir, davul çaldırır ve oyunlar oynar. Köylüler, gençlere küçük hediyeler ve bahşiş verir. Askere gidecekleri gün ise tüm akrabaları ve arkadaşları, gençleri otobüslerine kadar uğurlar.
Samsunlu Mübadiller, etnik olarak Anadolu Türkleri ile hemen hemen aynı köklere dayanırlar. Bu nedenle gelenek görenek ve sosyal yapı olarak yerli halkla aralarındaki farklar nüanslara dayanır. Bu nüanslar da çok kültürlü ve çok dinli bir bölgede yüzlerce yıl yaşamış olmanın toplumsal izleri ile açıklanabilir. Yabancı ve dikkatsiz bir göz, yerliler ile mübadiller arasındaki bu ince ayrımları kolayca tespit edemez. Bu farklı renkleri, yıllarca beraber yaşadıkları için yerli Samsunlular ayırabilir; ancak bu farkları birebir ortaya koymak için daha sosyolojik bir bakış açısıyla araştırma yapmak gerekir.
Mübadillerin Yerleşim Alanları
Mübadiller, diğer vatandaşlarımıza göre evlerini birbirine yakın kurarlar. Uzaktan bakıldığında, bir mübadil köyünü bitişik bahçelere sahip evleri görür görmez ayırabilirsiniz. (Çoğunlukla doğu Karadenizlilerin evleri son derece birbirinden uzaktır. Yerlilerin evleri ise nispeten birbirine daha yakındır ama mübadillerin köyleri birbiriyle iç içedir.)
Evlerin böylesine yakın olmasının birinci nedeni, Rumeli tarafındaki yerleşim alanlarının Anadolu’dakilere oranla daha kentli bir kimlik taşımalarıdır.
Rumeli köylerinde eskiden de tarım ve hayvancılık dışındaki iş kollarından geçimliğini sağlayanlar varmış. Örneğin, nispeten bir dağ köyü olan Muratlı’nın ortasında bir işlik olduğu ve burada bir ailenin geçimini ustalık yaparak kazandığı anlatılır. Bulgaristan ve Yunanistan’daki Türk köyleri incelendiğinde bugün de köylerde esnafların olduğu, hatta kafeterya gibi Anadolu’da küçük kasabalarda hala rastlanmayan iş yerlerinin bulunduğu görülür. Bir esnaf kültürünün oluşması için yoğun nüfus, alışveriş kültürü ve usta-çırak bağının uzun yıllar boyunca sürebilmesi gerektiği dikkate alınırsa, Balkan Türkleri’nin çok eski tarihlerden beri kalabalık ve birleşik nizama sahip köylerde oturduğu sonucu çıkartılabilir.
Samsun’a iskan edilen mübadillerin mesleklere göre dağılımı incelendiğinde, arabacı, bahçıvan, manifaturacı, bakkal, kunduracı, demirci, kebapçı, marangoz, limonatacı, cambaz, otelci, saatçi gibi bir çok değişik meslek grubundan usta ve esnafın olduğu görülür. Bu ilginç örnekler, mübadillerin Anadolu’nun yerli unsurlarına oranla çok daha kentli vasıflar taşıdığını kanıtlamaktadır.
Balkan Türkleri’nin birleşik nizama sahip evlerden oluşan yerleşim alanlarında oturmalarının en önemli nedeninin Balkan topraklarının kanlı tarihi olduğu güçlü bir tezdir. Hristiyan ve Yahudi komşuları ile yüzlerce yıl hiç kaynaşmayan Türkler, tarih boyunca gerek bu yabancı unsurlardan kaynaklanan tehditler, gerekse devlet otoritesinin zayıfladığı 19. yüzyılda iyice yayılan eşkıyalıktan korunmak için birbirlerine yakın oturmayı tercih etmiş olabilirler. Mübadele gibi son derece acı bir tecrübe sonrası bu yakın oturma geleneğinin pekişmesine şaşırmamak gerekir.
Mübadillerde Aile Yapısı
Aile, Türk-İslam toplumunun temelidir. Mübadiller için de bu genel anlayış aynıdır.
Samsun’a yerleşen 1. kuşak mübadiller arasında büyükbaba – büyükanne – erkek çocuklar ve gelinler, torunlardan oluşan geniş aile yapısının yaygın olduğu bilinir.
Oysa, ilk mübadillerin aile yapısı incelendiğinde büyük aile kavramının bu kadar yaygın olmadığı görülmektedir. Örneğin 1924’te Ökse’ye yerleştirilen mübadillerin iskan defterine göre 132 hanede 476 mübadil vardır. Ailelerdeki fert sayısının 1 ile 8 arası değiştiği ve ortalamanın 3,6 kişi civarında olduğu görülür ki bu neredeyse çekirdek aile yapısının varlığını ispatlamaktadır. Ailelerin %69’u anne, baba ve çocuklardan oluşmaktadır.
Çekirdek aileden büyük aile yapısına geçişin 1. kuşaklar döneminde geliştiği görülür. Bunun nedenleri, emek yoğun bir iş olan tütüncülüğün gelişmesi, mübadelenin yarattığı toplumsal psikoloji, fakirlik nedeniyle yeni evlerin yapılamayışı ve arazilerin parçalanmasının engellenmeye çalışılması olabilir.
İlk mübadiller arasında bayanlar arasında evlilik yaşının 13-15 arasında olduğu, erkeklerin ise biraz daha yaşlı evlendikleri görülür. Çok eşliliğe ve akraba evliliğine rastlanmaz.
Mübadele sonrası yaygınlaşan büyük aile anlayışının 2. Dünya savaşından sonra bozulduğu ve yeniden çekirdek aileye dönüşün arttığı görülür.
Mübadele sonrası yerli nüfusla mübadiller arası evliliklerin pek olmadığı anlaşılmaktadır. Mübadiller, kadına değer vermediklerine inandıkları yerlilere kız vermek istememişler, yerliler de kültürlerini çok yabancı buldukları Rumeli göçmenlerine karışmak istememişlerdir. Ancak zamanla bu anlayış kırılmıştır. Bugün, mübadillerin ve diğer unsurların büyük ölçüde karıştığı ve saf mübadil olan 3. ve 4. kuşakların büyük ölçüde azaldığı görülmektedir.
Samsun’da yaşayan diğer etnik kültürler arasında “mübadile kız ver, ama mübadilden kız alma” diye özetlenebilecek bir anlayış vardır. Bunun nedeni, mübadil erkeklerinin eşlerine çok değer vermeleri ve uyum göstermeleridir. Ailelerinden bu terbiyeyi alan mübadil kızlarının ise, mübadil olmayan ailelere gelin gitmeleri durumunda, kendilerini ezdirmeyen ve aileyi ilgilendiren meselelerde karar alma sürecine katılmak isteyen duruşlarını devam ettirmeleri yadırganabilmektedir.
Mübadil Evleri
Mübadillerin bir kısmı, ilk yerleşimlerinde Rumlar’dan kalan evlerde iskan edilmişlerse de bu daha çok kent merkezinde oturanlar için geçerlidir. Çünkü Rumlar ayrılırken bilhassa köylerde pek sağlam ev de bırakmamışlardı. Sağlam kalan evlerde Türk mübadillerin oturmayı pek istemedikleri de anlatılır. Bunun nedeni, Rumlar’ın yüzlerce yıllık anılarının üzerine yeni bir yuva kurmanın psikolojik zorlukları olduğu kadar “yavur evinde cin olurmuş” gibi batıl inançların tesirleri olabilir.
Birçok mübadil köyü, Rum köylerinin çok yakınına kurulmuş olsa da genellikle tam üzerine kurulmamıştır. Bazı köyler, Rumlar’dan kalan kiliseleri camiye dönüştürmüşlerdir. Ancak Rum evlerine yerleşen köylü nüfus pek azdır.
Mübadele sonrası mübadillere hükümet tarafından evler inşa edilmiştir. Bugün çok azı ayakta kalan bu evlere cumhuriyet evi adı takılmıştır.
Mübadillerin evlerinin altlarında “hane altı” denen ve çoğunlukla hayvan beslemekte ya da tütün bastırmakta kullanılan bir bölüm olur. Girişte bulunan ve çoğunlukla bir oda büyüklüğündeki geniş koridor – antreye “hani” denir. Oturma odaları, “mağaza” diye adlandırılır.
Mübadillerin “harim” dedikleri bahçede mutlaka çiçek saksıları, meyve ağacı ve kara üzüm bağı gibi hem göz estetiğine hitap eden hem de yaşam kalitesini arttıran izlere rastlanır. Mübadillerin evlerinin temizliği ve bahçelerinin güzelliği, tüm yörede takdir edilen bir özellikleridir.
Mübadillerde Komşuluk İlişkileri
Mübadiller, birleşik nizam bahçelerde yaşamanın etkisi ile komşuluk ilişkileri gelişmiş bir toplumdur. Komşu aileler, birbirleri ile günlük hayatta sürekli yardımlaşırlar. Ayrıca, komşu evde yaşanan her türlü özel güne kendilerininmiş gibi sahiplenilir.
Komşu evde düğün varken günler önceden yardıma koşulur, iş güç azaltılıp komşuya yardım etmeye vakit ayrılır.
Cenazelerde de yine gündelik işler terk edilerek yardıma koşulur, yemek pişirilir. Cenaze evine birkaç gün yatsı namazı sonrası topluca gidilip kuran okumak adettendir.
Ağır hasta olan varsa komşuya geçmiş olsuna gidilir. Çok yakın komşular, her gün en az bir kez ziyarete gelir.
Toplumun genelini ilgilendiren meselelerde imece kültürü yaygındır. Birçok mübadil köyü, tüm yokluğa karşın okullarını devletten katkı almadan yapmışlardır. Ayrıca köy yollarının açılması ve onarımında imece yapıldığı bilinir.
Mübadiller, akşam evlerine getirdikleri tütün bohçalarını genellikle birbirlerinin evlerine getirir, hem komşusuyla sohbet eder hem de tütün dizerlerdi. Bir ailenin bohçası bittiğinde öbür aile, diğerine yardım ederdi.
Mübadillerde Miras Paylaşımı
Mübadillerde komşular arası arazi uyuşmazlıklarına çok rastlanmaz; ancak miras paylaşımından dolayı aile içi arazi anlaşmazlıklarına rastlanmaktadır. Bunun nedeni, aile reisinin henüz sağken arazileri çocukları arasında paylaştırma geleneğidir. Aile büyüklerinin yaptığı paylaştırmalar, çoğunlukla yasal mevzuata uyumlu değildir. Arazilerin bütünlüğünü bölmeden tarlaları dağıtma anlayışına karşın yasaların her bir tarlayı mirasçılar arasında paylaştırma biçiminde oluşu, aile içi arazi uyuşmazlıklarının temel nedeni olmaktadır.
Buna karşın mübadillerde çoğunlukla erkek ve kız çocuklara eşit miras bırakma anlayışı vardır. Şüphesiz bunun da istisnaları, bilhassa zengin yere gelin giden kızlara pay vermekte isteksiz davranma ya da okuyan evlada daha az pay bırakma biçiminde olmuştur.
Mübadillerde Cenaze Adetleri
Mübadiller ölüme geniş bir tefekkürle yaklaşır. Yüksek sesle ağlamak, çığlık atmak, ağıt yakmak ayıplanır, hatta günah olduğu düşünülür. Cenazelere mümkün olduğu kadar herkes katılır, önemli kalabalıklar oluşur.
Mübadillerde köy mezarlıkları genellikle köyün oldukça dışında ve yeşil bir tepenin üzerindedir. Mübadillerin en güzel arazileri mezarlık yaptıklarını söyleyenler de vardır. Gerçekten, Hasköy, Düvecik, Çırakman, Asarağaç gibi köylerin mezarlıklarının son derece güzel manzaralı ve verimli yerlerde olduğu görülmektedir. Yine köye çok yakın olmayan mezarlığa sahip olan köylerde, cenaze namazlarının camide kılınmayıp mezarlıkta kılındığı görülür.
Sünni İslam ritüellerine titizlikle uyulan cenaze merasimleri sonrası mezarın üzerini örten kürek, yeşil bir örtüye sarılmış sürahiden dökülen temiz ve bol suyla mezarın üzerine akıtılarak yıkanır. Ayrıca mezarın yanına hayvanların içmesi için su kabı konur, bu kap yağmurda dolacak bir pozisyonda yerleştirilir. Cenazeden birkaç gün sonra, Mezarların üzerine çiçek dikmek hala uygulanan bir gelenektir.
Ölünün eşyaları, fakirler arasında pay edilir. Ayrıca, ölü henüz evinden çıkmadan devir denen bir işlem yapılır. Devir için camide imam tarafından ölünün yakınlarından alınan bir miktar para elden ele dolaştırılarak cemaat arasında dağıtılır. Bu paranın miktarı ölenin yaşı ve mirası ile orantılı tayin edilir. Devirin amacı, ölenin kılamadığı namaz, tutamadığı oruç gibi ibadetlerine karşılık bir çeşit kefaret ödenmesidir. Ne kadar çok elden ele para çevrilirse o kadar makbul olduğuna inanılır. Devir geleneğinin son yıllarda resmi atama ile köylere gelen imamların telkini ile ortadan kalkmakta olduğu görülmektedir.
Mübadillere Özgü Bayramlar
Mübadillerin memleketten getirdiği geleneklerden birisi de yöresel kutlanan bayramlardır. Bu geleneksel bayramlardan ilki, gölle bayramıdır. 6 Mayıstaki hıdrellez günü kutlanan gölle bayramında, köy halkı, evlerinden getirdikleri malzemeler ile hep birlikte gölle denen ve mısır tanelerinin haşlanması ile elde edilen yöresel yemeği paylaşarak yer. Gölle yemeğinin bir bölümü de muhakkak evlere geri götürülür. Böylece bereketin artacağı düşülür.
Yöresel bayramlardan bir diğeri de koyu yoğurt bayramıdır. Tütün çapası sırasında kutlanan bu bayramda, yine köy halkı evlerinde pişirdikleri gağma denen pideleri ve bakraçlar dolusu yoğurdu camii yanındaki yeşil ve düzgünce bir alana getirir. Yer sofraları serilir, neşe içinde paylaşılan yiyecekler tüketilir.
Bir diğer geleneksel bayram da yaz aylarında ağustos ayı içinde kutlanan dededağ bayramıdır. Bu bayramda, köy yakınlarındaki ormanlık ve yüksekçe bir tepeye gidilir. Bir büyük baş hayvan kurban edilir, etinden pilav da yapılır. Bayram günü sonunda topluca dua edilerek Allahtan bereket ve yağmur dilenir.
Bu eski bayramların uzun yıllardır kutlanmadığını söyleyebiliriz. Ancak, Mübadillerin çeşitli yerlerde yaptıkları hıdrellez şenlikleri, etli kazan pilavı şenlikleri ve keşkek şenlikleri, farkında olmadan bile olsa bu geleneklerin devamıdır. Ancak bu etkinliklerin geleneksellikten uzaklaştığı, hatta siyasallaştıkları gözlenmektedir.
Cumhuriyet Bayramı Kutlamaları
Lozan Antlaşması ile Samsun’a gelen mübadiller, Atatürk ilkelerine ve cumhuriyete kuvvetli bağlılıkları ile bilinirler. Cumhuriyet Bayramı, özellikle Bafra merkez ve köylerinde herhangi bir resmi katkı olmaksızın, tümüyle toplumsal bir refleks olarak sabaha kadar süren eğlencelerle kutlanır. Her yıl yapılan bu kutlamalarda davul zurna çalınır ve geleneksel oyunlar oynanır.
Sayıcı Geleneği
Sayıcı, mübadillerin memleketten getirdikleri kendilerine özgü bir gelenektir. Sayıcı, her yıl yılın ekim ayı sonunda ya da kasım ayı içinde bir erkeğin gelin kıyafetine girmesi ile başlar. Bir köy düğünü tiyatral biçimde canlandırılır. Gelin kılığına giren erkek öylesine kadına benzetilir ki bazı yaşlılar aslından ayırmakta zorlanır. Gelinin yanında eski ortaoyunundaki kavuklu – Pişekar tiplemelerini andıran kimseler de rol alırdı. Bu kişiler hem yaşlıları inandırmaya çalışır, hem de köyün aktüel konularına ilişkin güncel espriler yapardı. Bazen Arap, Laz, İmami Kambur ya da benzeri karakterler de görülürdü. Gelinin oynatılması, gelini kaçırmaya kalkan birilerinin olması, buna oyuncuların şakalarla dolu engel olma çabaları, gelinin bazen kendisini kaçırmaya çalışana cilve yapması, sırtına saman çuvalı konan kambur rolündeki kişinin sopalarla dövilmesi gibi durum komedileri tekrarlanırdı. Sayıcı geleneğine katılan gençler, davul zurna eşliğinde köyü dolaşıp para toplar ve teşvik görürlerdi. Sayıcıya çıkan gençlere mısır, buğday, mendil gibi hediyeler de verilebilirdi.
Bugün Batı Trakya’da hala “deve geleneği” adıyla yaşatılan ve uzunca bir seyyar merdivenin içine giren iki gencin üzerlerinin örtülüp süslenerek deve yapılmasıyla başlayan bu gelenekte sayıcıda bulunan tüm karakter ve şakalara rastlanmaktadır.
Sayıcı geleneğinin eskiden hangi köylerde yaşadığı ve hangi yıllara kadar uygulandığı konusunda bir araştırma yok. Ancak Çırakman’da 1950’lere kadar uygulandığını hatırlayanlar var. Ökse’de yakın zamana kadar uygulanıyordu. Karaperçinli gençler, birkaç yıl öncesine kadar sayıcı geleneğini canlandırıyorlardı.
Bu geleneğin bazı köylerde sonradan görevlendirilen imamlar tarafından kadın kılığına giren erkek karakteri nedeniyle hedef seçildiği ve son bulmasının sağlandığı anlaşılmaktadır. Bugün Çırakman civarında sayıcıyı hatırlayan orta yaş ve üzeri kuşakların genellikle bu geleneği eleştirdikleri ve ayıpladıkları görülmektedir.
Mübadillerde Dini İnanç
Samsunlu mübadillerin çoğunlukla Sünni Müslüman oldukları ve bu inancın ritüellerini kuvvetle yaşattıkları görülür. Çok az bir mübadil ailenin ise Bektaşi alevi olduğu ve daha çok Ladik, Amasya ve Tokat gibi iç kısımlarda oturdukları görülür.
Bilhassa Kavala Medresesinden yetişen ve iyi yetişen bazı yerel imamlara çok saygı duyulduğu görülür.
Mübadillerin en muhafazakâr olanlarının bile cumhuriyete ve Atatürk ilkelerine güçlü biçimde bağlı olduklarına dair bir genelleme yapmak mümkündür.
Mübadillerin yüzlerce yıl Ortodoks ve Yahudi kavimlerle komşuluk etmelerine karşın dini anlamda hiçbir ortak ritüele sahip olmadıkları aşikârdır.
Mübadiller, kurban ve şeker bayramlarına çok önem verirler. Normalde pek ibadet etmeyen insanlar bile coşku içinde camilere doluşur. Bayram namazı bitiminde yaşlılar, ellerini gençlere vermez, mutlaka evde ziyaret edilerek bayramlaşmak isterler. Camiden ilk eve varan kişiye yapılan köy baklavası kadınlar tarafından ikram edilir. Bayramlaşmanın ardından hep birlikte coşkuyla kahvaltı yapılır.
Bayramlarda genç kızlar harman yerlerinde salıncaklar kurar, köyün gençleri makul bir uzaklıktan genç kızları izlerler, bazen şakalaşma amaçlı karşılıklı maniler atıldığı duyulur.
Köyün yaşlıları bile kendinden yaşlı olanları ziyaret ederler. Makbul olan tatlı ise köy baklavası ya da lokumdur.
Ramazan aylarında mutlaka her köyde davulcu gezer, maniler okur. Davulcu, her evin önünde durur, içeridekilerin uyanıp ışığı yaktıklarını anlayınca öteki eve geçer. Bayram sabahı davulcular tek tek tüm evleri dolaşıp bahşiş toplar. O yıl evlenen gelinler davulcuya mendil verir, bu mendiller davulu süslemek için üzerine konur.
Romanlar
Mübadele sırasında Samsun’un bazı bölgelerine Roman kökenli vatandaşların yerleştiği de bir gerçektir. Romanlar, renkli kişilik ve gelenekleriyle hemen fark edilirler. Mübadillerin ekseriyetinden farklı bir kimliğe sahip olsalar da Roman vatandaşlar, sosyolojik olarak Mübadillerle birlikte hareket etme gibi bir toplumsal reflekse sahiptirler. Bununla beraber, Romanların gelenekleri tümüyle kendilerine özgüdür, uzun ve ayrı bir araştırmanın konusudur.
Mübadillerde Kız İsteme
Mübadillerde eskiden beri diğer vatandaşlarımıza göre gençlerin kendi aralarında görüşüp anlaşarak evlenmelerine sıcak bakılır. İlk yıllarda kuşkusuz bu özgürlük bu kadar çok değildi. Ancak o yıllarda bile, bir büyüğün (çoğunlukla da orta yaşlı bir yengenin) teşviki, arabuluculuğu ya da önerisi ile iki gence konu açılır, bundan sonra kız isteme sürecine geçilirdi. İki genci birbirine münasip görüp bu konuyu açma işine “akıl etme” denirdi.
“Akıl etme” sürecinde delikanlı istekli davranır, genç kız ise bir-iki nazdan sonra kesinlikle hayır dememişse arabuluculuk yapan kadın, kızın bazı akrabalarına konuyu açar, genç kızın ve ailesinin yavaş yavaş konuyu benimsemesini sağlamaya çalışırdı. Bunun ardından delikanlı, ailesi ile görüşüp talip olduğu kızın ailesinden istenmesini söylerdi. Delikanlı bu konuyu çoğunlukla önce kendi anasına açar, anası babayla konuşup kızın istenmesine karar verilirdi.
Kız tarafına hayırlı bir iş için gelineceği bildirilirdi. Kız istemek için genellikle baba, yanına köyün saygın büyüklerinden birisini yanına alarak giderdi. Kız istemeye çoğunlukla delikanlı götürülmezdi.
Kız istemek için pazar ya da Perşembe geceleri tercih edilirdi. Pazar gecesine dernek gecesi denir ve bu gece yapılan işlerin daha hayırlı ve bereketli olacağına inanılırdı. Perşembe gecesi, kutsal Cuma günü öncesindeki gece olduğu için dinen makbul sayılmaktadır.
Kız istenmeden önce gelin adayı kızın getirdiği kahve eğer şekerli ise genç kızın konuya olumlu baktığı değerlendirilirdi. Şekersiz kahve ise olumsuz bir tavır olarak algılanırdı.
Kız isteme olayına “aramak” denirdi. “Ayşe’yi Hasan’a aramışlar” denildiğinde Hasan’ın Ayşe’yi ailesinden istettiği anlaşılır.
Kız istendiğinde ilk defa hiçbir cevap verilmez. Sonra bir müddet sonra tekrar gidilir. Aslında dünürcüler, bu sefer de bir yanıt alamayacaklarını bilerek gelirler. Konu tekrar açılır, kız evi hiçbir renk vermemeye çalışır. Genelde gecenin çok kısa bir bölümünde bu konu konuşulup çoğunlukla başka konularda sohbet edilir. Bu defa, erkek tarafından bazı bayanlar da kız istemeye gelirler, ayrı bir odada kız tarafının bayanlarını ikna etmeye çalışırlar.
Üçüncü ziyarette artık bir cevap alınması ihtimali güçlüdür. Bu arada arabuluculuk yapan kadın, genç kızın yakınlarından ya da mümkünse kendisinden haber almaya çalışır. Bu arada konu köy içinde duyulmuş olduğundan güncel tartışma konularından birisi olmuştur, konu komşu kızın verilip verilmeyeceğine dair heyecanlı tahminler ve spekülasyonlar yapar.
Üçüncü ziyarette kız ailesi, olumsuz bakıyorsa genellikle katı bir tavır alarak dünürcülere bu işin olamayacağını söyler. Eğer cevap olumluysa bu defa yanıt alma ihtimali güçlüdür. Genellikle talipli uzak köyden ise yanıt bu defa verilir. Ancak bazen dünürcülerin bir kez daha gelmek zorunda kaldıkları görülür.
Kız isteme sırasında erkek tarafından gelen bayanların kilimlerin altına ve kapıların üzerlerine bakarak toz olup olmadığına baktıkları, genç kızın temizliği için fikir sahibi olmaya çalıştıkları söylenir.
Kız verildiğinde aileler toplanır ve sade bir törenle söz yüzükleri takılır. Söz yüzüğünün takılması son derece önemli bir olaydır, iki gencin evliliği için verilmiş güçlü bir yemin anlamındadır. Sözlü kıza başkası talip olamaz, bu çok çirkin bir davranış kabul edilir. Kızın başka talipleri varsa ümit keserler.
Eğer kız, delikanlıyı istediği halde ailesi tarafından verilmez ise bu durumda aile, kızın kaçacağını düşünerek tedbirli olur. Ancak, çoğunlukla delikanlı, bazı iş birlikçi aile üyelerinin yardımıyla genç kızı kaçırır. Eskiden bir kız kaçmışsa uzun zaman ailesi tarafından bağışlanmaz ve bayramlaşma vesilesiyle baba ocağına gelmesine bile müsaade edilmezdi. Bu inat, bazen gelinin ilk çocuğuna gebe olduğu duyuluncaya kadar sürebilirdi.
Son yıllarda mübadiller arasında bu eski geleneklerin büyük ölçüde çözüldüğü ve gençlerin tümüyle kendi aralarında anlaşmaları ile sadece adet yerine gelsin diye kız istendiği görülmektedir.
Nişan Adetleri
Söz yüzükleri takıldıktan kısa bir süre sonra nişan hazırlıkları başlar. Nişan öncesi gençler aile büyükleri tarafından çarşıya götürülür. Her iki taraf da karşılıklı olarak birbirlerine giyecek alırlar. Kızın aldıkları oğlan evine oğlanın aldıkları kız evine götürülür. Daha sonra alınan kıyafetler, karşı tarafın birinci derece akrabalarına birer hediye (çoğunlukla kılık kıyafet türünden) eklenerek bohçalanır. Aracılar vasıtasıyla karşı tarafa gönderilir.
Nişana erkek tarafı kutular dolusu lokum ve bisküvi ile çerez götürür. Konu komşu ve akrabalar davet edilir. Misafirler neşe içinde sohbet ederler. Ailelerden tahsil ve yaş yönünden sayılan bir kişi kısa bir konuşma yaparak nişan yüzüklerini keser.
Son yıllarda nişan töreninin düğün gibi bir eğlence ile yapılması geleneği yerleşmiştir. Nişanlanan çiftler, son yıllara kadar sadece bayram günleri el öpmek için birlikte gezebilir, bu geziler sırasında gelin adayının bir bayan yakını da yanlarında refakat ederdi. Son yıllarda bu konuda aileler yumuşamışlardır. Yine nişanı takip eden ilk bayram günü karşılıklı birer nişan hediyesi götürme geleneği de vardır.
Eskiden nişanlı kalma süresi oldukça uzun sürerdi. Genellikle erkekler askere gitmeden nişanlanır, iki yıl civarında süren askerlikten sonra makul bir süre içinde düğün yapılırdı.
Köy Düğünleri
Köy düğünleri pazartesi günleri gelinin çeyizlerini sergilemek üzere sermesi ile başlar. Bu arada baklavalar açılır, düğün hazırlıkları sürer. Komşu aileler yardıma koşar, tatlı bir telaşla düğün hazırlığı yapılır.
Köydeki tüm bayanlar, serilen çeyizleri görmek üzere gelin evine uğrar. Perşembe günü damat, birkaç yakınıyla gelir ve çeyizleri kız evinden alır. Bu arada gelinin akrabaları içinde çocuk yaşta olanlar, çeyiz sandığının üzerine oturur ve damattan bahşiş almadan kalkmaz. Ğer daha önce dini nikah yapılmadıysa dini nikahın da mübarek kabul edilen perşembeyi cumaya bağlayan gece kıyılması tercih edilir.
Cuma namazı vakti, genellikle köy caminde mevlit okutulur. Öğleden sonra her iki tarafta düğün hazırlıkları alabildiğine hareketlenir.Cumartesi günü kına gecesi yapılır. Kız evine kınaya giden erkek tarafından, gelinin eltisi ve görümcesi, dış kapıda ayak sürer ve içeri girmek için nazlanır. İçeri girmeleri için gelinin yakınları adeta yalvarırlar. Görümce ve elti, meyve, kahve ve baklava ister. Bu istekler hiç kırılmaz. Hatta eskiden ayakkabılarını da sildirirlermiş. Üstelik silindikçe ayakkabılar batırılır, adeta kız evine eziyet ederlermiş. Bir süre devam eden bu ayak sürüme, en son gelin kızın gelip eltisine ve görümcesine hoş geldiniz demeleriyle sona erer ve bunun ardından kına için eğlenceler başlardı.
Kına gecesinde gelin ağlatma türküsü olarak bir Rumeli Türküsü olan “yüksek yüksek tepelere ev kurmasınlar” söylenir Kına yakılırken gelinin ayak sürüdüğü görülür, damadın yakınları elini açması dil dökerler. Gelin ancak kayınvalidesinden ya da görümcesinden bir hediye alınca (çoğunlukla bir çeyrek altın) elini açar.
Kına gecesinin bitiminde ya da bazen sonuna doğru hem kız tarafından hem de erkek tarafından erkekler, hep beraber toplanıp konak denilen geleneği yerine getirirlerdi. Bu geleneğe göre, aralarında köyün sayılan kişilerinin de bulunduğu bu kişiler, geleneksel Rumeli konak havaları eşliğinde bazen halay çekerek bazen de müsait buldukları yerlerde oturarak yavaş yavaş erkek evine giderler. Bu arada konak gidenlerin önünde bayrak taşıyan bir kişi bulunur. Bu kişi zaman zaman maniler atarak en başta yürür. Konak gidenler, bazen yanlarında süslü bir yük hayvanı (at, katır ya da eşek) bulundurur ve bu hayvan da mendiller ya da kurdeleler ile süslenmiştir. Konak gidenler, aradaki mesafe çok kısa olsa bile saatler süren bir yolculukla erkek evine varırlar, Hava şartları müsaade ederse konak, neredeyse sabahın ilk ışıklarına kadar sürer. Konak sırasında genellikle alkol (rakı) alınır ve havaya silah sıkılır.
Aslında düğünde en çok yorulanlardan birisi de kuşkusuz davul-zurna grubudur. Konak nedeniyle sabaha kadar çalan davullar, ertesi gün öğle ezanına doğru başlayan düğünle beraber yeniden vurmaya başlar.
Pazar günü erkek evinde başlayan düğün, ikindi üzerine kadar sürer. Konuklara etli kazan pilavı, etli yufka, çorba (eskiden genellikle sütlü çorba), kuru fasulye ya da nohut gibi bir sulu yemek ile ayrandan oluşan sofralar kurulur, ikramlar yapılır. Düğünün her türlü organizasyonunu, damadın evli, orta yaşlarda ve becerikli bir akrabası yapar, buna düğün kâhyası denir.
Bu arada içki kullananlar için oynayanları görebilecekleri bir yerde, ama toplanan diğer kişileri de rahatsız etmemeleri için birazcık ayrı bir köşede ayrı masalar kurulur. Bu kişilere Rumeli oturak havalarını çalan davulcular, oyun oynamak istendiğinde bu defa oyun havaları çalar.
Düğün sırasında güvey tıraşı denen bir gelenek yerine getirilir. Buna göre, damat, herkesin görebileceği ortalık bir yere oturtulur. Bir berber tarafından sakal tıraşı yapılır. Bir taraftan davullar çalar. Düğünde bulunanlar damada para asarlar. Bu paralar, önceden yapılan anlaşmaya göre damatta kalabileceği gibi berbere bahşiş olarak da verilebilir. Güvey tıraşının sonlarına doğru damadın arkadaşları oyna kalkarlar. Birkaç tur döndükten sonra damadı da kaldırırlar ve hep birlikte birkaç tur daha oynarlar.
İkindi üzeri damat tarafında düğün biter. Büyükçe bir konvoy oluşturulur. Bu konvoylar artık motorlu taşıtlardan oluşsa da eskiden binek hayvanları kullanılırdı. Eskiden gelin alıcıya giden kadınlar beyaz yaşmak örtünürler ve sırtlarına beyaz yatak çarşafları geçirerek giderlermiş. Gelin alıcıya katılanlara birer mendil dağıtılır. Şimdilerde mendilden çok arabaların aynalarına renkli kurdeleler bağlanmaktadır.
Gelin alayı kız evine varınca burada genellikle erkek tarafına bir takım zorluklar çıkartılır. Gelinin erkek kardeşleri kızı uzun süre içeride tutarlar, davulcular sabırsızlıkla tempolu biçimde çalarlar. Erkek tarafından geline verilmek üzere bir bahşiş istenir, bunun pazarlıkları yapılır. Erkek tarafı alttan alır, ancak birinci dereceden olmayan bazı akraba ve komşular kız tarafı ile tatlı tatlı münakaşa ederek süreci çabuklaştırmaya çalışırlar.
Bu sırada gelinin yakınları, bir ağaca önceden astıkları yumurtanın vurularak kırılmasını ister. Genellikle ilk teşebbüsü damat yapar. Birkaç teşebbüsten sonra damada diğer yakınları da eşlik etmeye başlar. Kız tarafı, yumurta kırılıncaya kadar gelini vermez. Şimdilerde daha çok Çinik civarında yaygın biçimde yapılan bu gelenek, son yıllarda unutulmaya yüz tutmuş, uygulanan yerlerde ise sadece bir şakalaşma vesilesi haline gelmiştir. Çünkü, ağaca asılı yumurtayı kıracak kadar iyi nişan alabilen pek kimse de kalmamıştır.
Gelin alayı, kız evinden dönüşte mutlaka farklı bir güzergâh kullanır. Yol boyunca gelin arabasının önü bahşiş isteyen çocuklarca sık sık kesilir. Yol boyunca mutlaka bir çayın üzerinden geçilir, mendil atılır. Bugün Bafra’da Kızılırmak’ın üzerinden geçilmektedir. Gelin alıcılar,erkek evine yaklaşınca herkes araçlarından iner ve davul – zurna eşliğinde oynayarak ve biraz da ağırdan alarak eve kadar gelinir. Bu arada artık akşam olmak üzeredir.
Gelin eve girerken koltuk altına bir kuran-ı kerim verilir. Gelin, evin duvarına bir parça yağ sürer, bir cam bardağı kırar. Gelinin üzerine bereketli olsun diye pirinç atılır. Eskiden eve girerken gelinin duvağını gül dalı ile kaynanası açarmış.
Gelin içeri girince düğün dağılır, yalnızca çok yakın akrabalar ve damadın arkadaşları kalır. Kadınlar gelinle, erkekler damatla akşam yemeği yerler.
Gelin odasına alınır. Bir erkek ceketinin üzerine üç kere oturtulup kaldırılır. Kucağına anası babası sağ bir erkek çocuk oturtulur. Gelin içine bozuk para sokulmuş bir elmayı kucağındaki çocuğa hediye eder.
Akşam namazından sonra damadın yakınları, damadı biraz sırtına vurarak sertçe gelinin bulunduğu odaya iteklerler. İçeride, gelin ve damat, kız tarafından gönderilmiş baklavadan birkaç diş yedikten sonra ikişer rekât namaz kılar.
Gelin, ertesi sabah, erkenden damadın küçük erkek kardeşiyle birlikte yakınlardaki bir çeşmeye ya da pınara gider. Burada doldurulan bir testi su, geri dönüşte azar azar dökülerek getirilir. Gelin, kendisine eşlik eden kayınbiraderine bir mendil hediye eder.
Hamilelik ve Çocuk Doğurma
Eskiden sağlık hizmetlerinin yaygın olmadığı yıllarda, çocuğu olmayan, düşük yapan ya da çocukları ölü doğan kadınların tedavisi için batıl bir inanış olarak gelincik külü yedirme biçiminde ilginç bir yöntem uygulanırdı. Bazı köylerde, doktor tedavisinden netice alınamayan durumlarda son çare olarak hala uygulanan bu yöntemde, avlanan gelinciğin cesedi ateşte yakılır. Hayvanın derisi ve eti ateşte kaybolur, kemikleri de yanarak külleşir. Bu kemik artığı küller kadına yedirilir. Eskiden doğrudan kaşıkla yapılan bu yutturma işlemi, sonradan içi boşaltılan ilaç kapsüllerine kül doldurularak yapılmaya başlanmıştır.
Yine eskiden, yeni doğan bebeğin ilk üç gün aralıksız Hocaya götürülüp okutulması biçiminde bir inanış olduğu da anlatılmaktadır.
Halk Oyunları
Mübadillerin halkoyunları, kendilerine özgü figürler taşır. Biraz Ege bölgesi halkoyunlarını, biraz da Balkan yarımadasının yerel kültürlerinin folklorunu andırır.
Belli başlı oyunlar arasında Rumeli karşılaması, Zigoş (cüguş) ve Debreli Hasan sayılabilir. Oyunlar, temelde aynı isimleri ve tarzı taşıyor olsa da Bafra yöresi ile Samsun – Tekkeköy bölgesi için bazı farklılıklar da gösterir.
Cüguş, erkekler tarafından oynan bir oyundur. En az altı kişiyle, ancak idealde 6 çift (12 kişi) ile oynanır. Drama iline bağlı Libotun kasabasının Zigoş köyünün adıyla bilinen bu oyun, kendisine özgü melodisinin davul zurna ile çalınması ile başlar. Bu melodi çalınırken oyuncular ağır hareketlerle eş seçer, karşılıklı sıralanır. Başlangıçta son derece ağır hareketler eşliğinde oynanan oyun, gittikçe hızlanan ezgisiyle birlikte hareketlenir. Sert figürlerin ardından zurna susar, oyuncuların el çırpışları ve sert davul sesleriyle devam eden oyun, yine ezgisiz davul vuruşları eşliğinde devam ederken oyuncular ellerini kuşaklarına sokar, naralar atılır. Zurna tekrar çalmaya başlayınca sert hareketlerle çömelmelerin yapıldığı figürler yapılır. Bir ara mübadillerin hora diye adlandırdıkları biçimde kol kola sıralanarak oynanan oyun, sonra yeniden çiftler halinde devam eder. Serbest salınımlar ve kucaklaşmanın ardındn oyun biter.
Debreli Hasan oyunu ise en az 6 kişiyle oynanır. Mübadillerin zevkle ve gururla oynadıkları bu oyunda omuz omuza dizilen oyuncular, biraz da asimetrik ayak hareketleriyle, oldukça ağır bir tempoyla, bazen çökerek ya da eğilerek mağrur figürlerle oynarlar. Oyun sırasında genellikle Roman kökenli olan zurnacı, sırayla oyuncuların kulaklarına doğru çalarak para ister. Oyuncular, banknotları huni biçiminde sarıp zurnanın deliğine sokar. Debreli Hasanı oynayan içinde maddi durumuna güvenenler en başa geçip bol bahşiş verir, bahşişi bol verecek kişi, zurnacının uzun uzun kulağına çalmasını sağlar. Bu oyunda verilen bahşişin miktarı, oyuncuların maddi gücünü gösteren bir ölçüdür. Debreli Hasan oyununun son yıllarda artık kadınlı erkekli karışık oynandığı hatta kadınların da bahşiş verdikleri görülmektedir.
Diğer mübadil oyunları arasında, Paşa Dudu, Ağacenin Fatmesi, karşılama, tirtom gibi Batı Trakya oyunları dışında telgrafın telleri ve kasap gibi yine Ege – Rumeli kültürünün ortak oyunları da sayılabilir.Bu oyunlar, bir davul ve iki zurnadan oluşan “çalgı” denen yerel orkestra eşliğinde oynanır ve her oyunun kendisine özgü bir melodisi vardır.
Asker Uğurlama
Mübadiller için askerlik büyük bir onurdur. Askere uğurlanacak gençler için bir önceki hafta sonu köylerde gençler arası küçük bir eğlence yapılır. Köyün gençleri bir araya gelir, davul çaldırır ve oyunlar oynar. Köylüler, gençlere küçük hediyeler ve bahşiş verir. Askere gidecekleri gün ise tüm akrabaları ve arkadaşları, gençleri otobüslerine kadar uğurlar.
BALKANLAR'DA MÜSLÜMAN-TÜRK VARLIĞININ TARİHİ
Balkanlardaki Türk varlığının başlangıcı, genel kanının aksine, Osmanlı döneminden çok öncelere dayanır. İlk olarak Hun Türkleri'yle başlayan bu mevcudiyet, Orta Asya'dan göç eden çeşitli Türk boylarıyla devam etmiştir. Bu topluluklar bölgenin kültürel gelişimine büyük katkıda bulunmuş ancak büyük çapta asimilasyona uğramışlardır. Örneğin Volga boylarında yaşayan ve Türkçe konuşan Bulgar Türkleri, Slavların içinde asimile olmuş ve bir Slav topluluğu olarak anılmışlardır.
Balkanlar'ın Osmanlı İmparatorluğu tarafından fethi, bölgede yeni ve parlak bir dönemin başlangıcı olmuştur. Yaklaşık 500 yıl süren bu iktidar döneminde bölgenin sosyal, ekonomik ve kültürel yapısı büyük bir gelişme göstermiştir. Günümüze kadar ulaşan kültür mirasının büyük bir kısmı bu dönemde inşa edilmiştir. Yine bu dönemde Türkler, Balkan topraklarında yaşayan çeşitli topluluklarla köklü bağlar kurarak bölgedeki Müslüman-Türk varlığını kalıcı hale getirmişlerdir.
Her dönemde büyük bir stratejik öneme sahip olan Balkanlar, Osmanlı Devleti'nin çöküşü ve Türkiye Cumhuriyeti'nin kuruluşundan sonra da bu önemini korumuş ve Türk dış siyasetinde önemli bir yer tutmuştur. Ancak bu tarihten itibaren bölgede yaşayan Müslüman-Türk topluluklar açısından yeni ve zorlu bir dönem başlamıştır. Etnik kökenlerinden veya dinlerinden dolayı uygulanan baskılar ve göçlere rağmen varlıklarını muhafaza etmeyi başaran bu soydaş ve dindaşlarımız, günümüzde kısmen de olsa bazı sıkıntıları aşmış ve yeni imkanlar elde etmişlerdir. Şimdi, Balkanlar'daki Müslüman-Türk varlığının bu uzun tarihini daha yakından inceleyelim.
1.1.Osmanlı'dan Önceki Dönem
Hazar denizinin kuzeyindeki steplerde hüküm süren Hun Türkleri, Balkanlar ve Avrupa'ya ilk ayak basan Türkler'dir. 4. yüzyılın başından itibaren batıya doğru ilerleyen Hunlar, 376 yılında Volga nehrini geçerek Balkanlar'da yerleşmeye başlamıştır. İlerleyen yıllarda Hun İmparatoru Attila liderliğindeki ordular Fransa ve İtalya'ya kadar ulaşmışlardır. Ancak bu ilerleyiş uzun sürmemiş, Türk boyları kısa süre içinde eski etki ve güçlerini kaybetmişlerdir. Özellikle Slav göçlerini takip eden dönemde Türk boyları bölge halkının arasında asimile olmuştur.
Türkler'in Balkanlar'la olan ilişkisi Büyük Selçuklu ve Anadolu Selçuklu İmparatorluğu dönemlerinde de devam etmiştir. Bölgede Müslüman toplulukların oluşumu da bu dönemde başlamıştır. Özellikle II. Keykubat zamanında Bizans yönetimiyle iyi ilişkiler kurulmuş, Dobruca bölgesine Sarı Saltuklu Türkleri yerleştirilmiştir. Bu Müslüman Türk gruplar bulundukları bölgede İslamiyetin yayılmasına katkıda bulunmuşlardır. Saltukname adlı ünlü eser bu çalışmaları konu edinmektedir
13. yüzyıla kadar Balkanlar'da yaşayan Türk toplulukları burada Orta Asya'dan getirdikleri kültüre ait derin izler bırakmışlardır. Yapılan arkeolojik kazılarda Hunlara ait kazan, kupa, tas, deri aksesuar gibi çeşitli gündelik eşyalar ve silahlar bulunmuştur.2 Özellikle Bulgaristan'da yaşayan ve "Eski Bulgar Türkleri" olarak adlandırılan gruplar zengin bir edebiyat mirası bırakmışlardır. Ponta Bulgarları, Gagavuz Türkleri, Kuman ve Kıpçaklar Türk folklorunu bu bölgede yaşatmış ve yaygınlaştırmışlardır.
Kısacası Türkler, Osmanlı İmparatorluğu bölgeye hakim olmadan çok önce Balkanlar'a yerleşmiş ve bölgenin etnik, sosyal ve kültürel yapılanmasında önemli bir rol oynamışlardır. Bu etki bölgenin adetlerine, geleneklerine ve hatta yemeklerine kadar günlük yaşamın bütün alanlarına yansımıştır.
Balkanlar'da gerçek anlamda Müslüman-Türk varlığının doruk noktasına ulaşması ise 13. yüzyıldan itibaren Osmanlı İmparatorluğu'nun fetihleriyle gerçekleşmiştir.
1.2. Osmanlı Döneminde Balkanlar
13. yüzyılın sonlarında Anadolu Selçuklu Devleti'nin yıkılmasıyla Anadolu'da birçok beylik kuruldu. Bunlardan biri olan Osmanlı Beyliği, kısa bir süre içinde Eskişehir, Bilecik, İnegöl ve Bursa'yı fethederek Osmanlı Devleti'ni kurdu ve Anadolu'daki otorite boşluğunu doldurdu. Aynı dönemde, Moğol baskısından kaçan Türkmenlere de kapılarını açan Osmanlı Devleti, 14. yüzyıldan itibaren Batıya doğru fetihler yapmaya başladı.
Osmanlı Ordusu 1321 yılında Mudanya'yı alarak Rumeli topraklarına ayak bastı. 1345 yılında Karesi Beyliği'nin fethiyle Rumeli'ye geçiş kolaylaştı. Bu tarihten itibaren Türkmenler, başta Trakya olmak üzere Balkan topraklarına yerleştirilmeye başlandı.
1352'de, tahtı ele geçirmek için Osmanlılardan yardım alan Bizans İmparatoru Kantakuzenos, bu yardımın karşılığı olarak Çimpe kalesi ve çevresini Orhan Gazi'ye bıraktı. Bu bölge, Süleyman Paşa'nın önderliğinde Balkanlar'a yayılmak için önemli bir üs olarak kullanıldı. Anadolu'dan getirtilen kuvvetler bu bölgeye yerleştirildi ve Osmanlı'nın Rumeli'deki varlığı kalıcı hale getirildi. Dönemin tarih kayıtlarına göre başta Bolayır ve Malkara olmak üzere, bölgede, Bulgurlu, Esendük, Şeyh Halil, Kara Ahi gibi Türkçe isimler taşıyan çok sayıda köy ve yerleşim yeri kurulmuştu.
1361 yılında Edirne'nin fethi, Balkanlar'da Osmanlı için yeni bir dönemin başlangıcı olmuştur. Kısa süre sonra devletin merkezi buraya nakledilmiş ve fetihlere ağırlık verilmiştir. Bu fetihlerde özellikle Evrenos Gazi, Hacı İlbeyi gibi akıncı beylerinin çok önemli faaliyetleri olmuştur.
I. Murat, 1363 yılında Filibe'yi fethetmiş ve Türkmen göçünü hızlandırmıştır. Bizans topraklarının fethedilmesi üzerine Papa'dan yardım isteyen Bizans, bir Haçlı ordusu kurulmasına ön ayak olmak istemiş ancak bu çabalar sonuçsuz kalmıştır. 26 Eylül 1371'de yapılan savaşta Sırplar yenilgiye uğratılmış, bu sayede Batı Trakya ve Makedonya'nın yolu açılmıştır. Bu dönemde Vardar'ın doğusu ele geçirilmiş, 1372'de Selanik önlerine gelinmiştir. Daha sonra sırasıyla Sofya, Manastır, Pirlepe, Ohri ve 1386'da Sırbistan'ın anahtarı olan Niş, 1389 ise Sırbistan fethedilmiştir. 1392 yılında Üsküp'ün ele geçirilmesinin ardından bu şehir ve çevresi, Osmanlı Devleti'nin en önemli uç merkezlerinden biri haline gelmiştir. 1430 yılında Selanik'in fethinden sonra Semendire de Osmanlı topraklarına katılmıştır.
1448 yılında II. Kosova Savaşı'nın kazanılması, Balkanlar'daki Osmanlı hakimiyetini güçlendirmiştir. 1453 yılında İstanbul alınmış ve Fatih Sultan Mehmed döneminin sonuna gelindiğinde Yunanistan, Sırbistan, Arnavutluk ve Bosna dahil olmak üzere Balkanlar'ın neredeyse tamamında hakimiyet kurulmuştur. 1521 yılında Sultan Süleyman Belgrad'ı ele geçirerek Macaristan'a giden yolu açmıştır.
Osmanlı Devleti'nin gerçekleştirdiği bu büyük çaplı fetihlerin ardından, Balkanlar'da büyük bir Müslüman-Türk nüfusu oluşmuştur. Sadece Müslüman ve Türk gruplar değil, hakimiyet altında olan bütün Balkan ulusları, Osmanlı yönetimi altında parlak bir dönem geçirmişlerdir. Osmanlı'nın adil bir yönetim uygulaması, halkın dinini, malını, canını, namusunu güvence altına alması, hakim olduğu bölgelerde imar çalışmalarına önem vermesi farklı halkların barış içinde birarada yaşamasını sağlamıştır.
İstanbul'un Fethi
Bu mutlu dönem, 19. yüzyılın başından itibaren yerini karmaşaya bırakmış, ulus devletlerin kurulmasına kadar geçen süreçte büyük savaşlar yaşanmış, büyük can ve mal kaybı olmuştur. Çeşitli ideolojik-etnik çatışmalar sadece Müslüman-Türk grupları değil, Balkanlar'da yaşayan birçok ulusu olumsuz yönde etkilemiş, önemli yaralar açılmasına sebep olmuştur.
Fransız İhtilali'ni takip eden dönemde, aşırı milliyetçilik akımlarının etkisi altına giren Balkan ulusları, Osmanlı yönetimine karşı, peş peşe isyanlar başlatmış ve kendi ulus devletlerini kurmuşlardır. Bu dönemde, tersine bir göç yaşanmış, Balkan Türkleri'nin büyük bir kısmı Anadolu'ya dönmek zorunda kalmışlardır. Ancak bütün bu göçe rağmen, Balkanlar'da hatırı sayılır miktarda Müslüman-Türk nüfusu kalmış, bu gruplar Anavatan'la olan bağlarını koparmamışlardır. Osmanlı'nın yıkılmasından sonra da Balkanlar ve Balkan Müslüman-Türk halkları, Türk dış politikasının en önemli konularından biri olmuştur.
1.3. Osmanlı Yönetim Anlayışı
Osmanlı Devleti, hakimiyet kurduğu tüm bölgelerdeki halklara iyi davranmış, onların haklarını yaşadıkları yerlerde korumuştur. Bu bölgelerin yerel askeri güçleri, Osmanlı egemenliği altına girmeye teşvik edilmiş ve daha sonra sancaklarda Hıristiyan tımar erleri olarak görevlendirilmişlerdir. "İstimalet" adı verilen bu uzlaştırıcı politikaya göre, bölge halkının gönlü kazanılmış, adalet ve hoşgörüye dayanan yönetimin bir parçası olarak bu halklara din ve vicdan hürriyeti tanınmıştır. Yine aynı politikaya uygun olarak yerel halka karşı şefkatli bir üslup kullanılmış, asla baskıcı ve zorlayıcı bir politika izlenmemiştir. Özellikle dini Ortodoks olan Rumeli halklarını, dönemin Katolik Kilisesi'nin baskısından kurtarmaları, Türkler'in kurtarıcı olarak tanınmalarını sağlamıştır.
Osmanlı'nın bölgedeki farklı etnik kökene ve dine sahip olan halklara gösterdiği hoşgörü ve adalet, bu milletler tarafından da ifade edilen bir gerçektir. 12 Şubat 1867 tarihli bir metinde, Bulgarların 500 yıllık Osmanlı idaresi boyunca ne kadar huzurlu ve güvenli bir hayat yaşadıkları, benzer bir ortamı dönemin diğer milletlerinin idaresinde bulmalarının mümkün olmadığı şöyle ifade edilmektedir:
Bulgar Milleti kulları beş yüz seneden beri Osmanlı idaresi altında mesut olarak yaşamaktadırlar. Bu süre zarfında mal, can ve dinleri fesatçıların ve kötülük peşinde olan kişilerin tecavüzünden muhafaza edilmiştir. Halbuki diğer memleketlerde yaşayan güçsüz ve fakirler, zenginlerin saldırılarına ve zulmüne maruz kaldıkları gibi kendilerine her türlü haksız muamele de reva görülmüştür. Zira Osmanlı idaresi altında yaşayan kuvvetliler tarafından güçsüzlere hiçbir şekilde eziyet edilmemiş, güçlüler ve zayıflar devletin bahşettiği adalet ve hakkaniyetten aynı nisbette faydalanmışlardır. Osmanlı idaresindeki Hıristiyanlar arasında din ve mezhep farkı gözetilmeyerek hepsine eşit muamele edilmiştir.
Osmanlı Devleti dünya tarihinin en uzun ömürlü ve en büyük devletlerinden biri olmuştur. Osmanlı'yı böylesine etkili ve görkemli kılan, (üstün askeri gücünün yanı sıra) idaresi altındaki milletlere tanıdığı haklar ve yöneticilerinin adalet, hoşgörü gibi güzel özellikleridir.
Pan-Slavizm propagandasından etkilenerek Rusya'ya göç eden Bulgarların 30 Ocak 1862'de Osmanlı Devleti'ne geri dönebilmek için padişaha yazdıkları mektup, Osmanlı'nın Balkanlar'da inşa ettiği nizamı ifade eden bir başka örnektir:
Ecdadımız Osmanlı idaresi altında rahat ve her türlü nimet ve adaletle dolu bir hayat sürmüşler iken bizler, Rusya'ya gitmekle yazık ki bir tuzağa düşmüş olduk. Saf insanlar olduğumuz için aleyhimize tertiplenen bu hareketin sonunu düşünmedik ve bu işi bilerek yapmadık... Gece gündüz pişmanlık gözyaşları döküyoruz. Zira burada hiç kimse yüzümüze bakmıyor... Bizler gibi kandırılan Bulgar hemşehrilerimizle birlikte affedilerek tekrar Osmanlı topraklarına dönebilmemiz hususunu niyaz ederiz.
Osmanlı İmparatorluğu'nun gayrimüslimlere olan hoşgörüsü, ilerleyen yüzyıllarda da sürmüştür; İspanya'daki Engizisyon vahşetinden kaçan Yahudiler, güvenlik ve hoşgörüyü Osmanlı topraklarında bulmuşlardır. Bu hoşgörünün kaynağı ise, Kuran ahlakıdır. Allah Kuran'da Müslümanlara; Kitap Ehli'ne, yani Yahudi ve Hıristiyanlara karşı iyilikle davranmalarını emretmiştir:
İçlerinde zulmedenleri hariç olmak üzere, Kitap Ehliyle en güzel olan bir tarzın dışında mücadele etmeyin. Ve deyin ki: "Bize ve size indirilene iman ettik; bizim İlahımız da, sizin İlahınız da birdir ve biz O'na teslim olmuşuz." (Ankebut Suresi, 46
Bu şuurla hareket eden Osmanlı yöneticileri, tüm tarihçilerin kabul ettiği örnek bir hoşgörü sergilemişlerdir. Yeni fethedilen bölgelerdeki halkın sıkıntılarının giderilmesi, Osmanlı'ya duyulan sempatiyi de artırmıştır. Yine bu bölgelerde Hıristiyanların örflerine ve idare şekillerine de dokunulmamıştır. Dahası Osmanlı yönetimi halkın önceki yönetime ait vergi yükünü azaltacak düzenlemeler yapmış, keyfi uygulamalara son vermiştir.
Bu dönemde, Osmanlı Devleti sistemli bir iskan politikası uygulamış ve uzun yıllar boyunca Anadolu'dan Balkanlar'a yapılan Türkmen göçleri sayesinde, başta Rumeli olmak üzere Balkanlar'ın büyük bir kısmı Türk yurdu haline gelmiştir. Bu göçlerle ilgili olarak birçok tarihi kayıt bulunmaktadır. Osmanlı tarihçisi Mehmet Neşri'nin düştüğü kayıtlardan biri şu şekildedir:
…Süleyman Paşa Rum-iline geçti, evvel atası Orhan Gazi'ye haber gönderdi. "Kim devletli sultanımın himmetiyle Rum-ilini fethetmeye sebep olundu, küffarın gayrette zebunluğu vardır", dedi. Ve "bu tarafta feth olan hisarlarda konmağa çok adam gerek, lütf edip yarar yoldaş gönderesiniz", dedi. Orhan Gazi dahi bu sözü işitip ferahnak oldu. Karesi vilayetinde göçer Arab olurdu. Göçer evlerle gelmişlerdi. Anda olurlardı. Anları Orhan Gazi sürüp Rum-iline geçirdi. Bir zaman Gelibolu nevahisinde sakin oldular… Yevmen fe-yevmen durmadan feth içinde oldular. Ve bu taraftan Karesi vilayetinin halkı dahi gelir oldular ve gelenler yurt tutup gazaya meşgul oldular…
Bu göç hareketi daha çok şimdiki Bulgaristan yönünde gerçekleşmiş, Varna'dan Tuna'ya uzanan bölgede çok sayıda Türk yerleşim bölgesi kurulmuştur. Bir çeşit tapu-kadastro defteri olan "mufassal tahrir defterleri"nin kayıtlarında bu köyler Türkçe isimleriyle ayrıntılı olarak belirtilmiştir.
Osmanlı Devleti, hakimiyet kurduğu tüm bölgelerdeki bölge halkının gönlünü kazanmış, adalet ve hoşgörüye dayanan yönetiminin bir parçası olarak bu halklara din ve vicdan hürriyeti tanımıştır.
Özellikle Yıldırım Beyazıd döneminde göç hareketi hızlanmış, bölgeye yapılacak yerleşimlerde büyük teşvikler uygulanmıştır. Bu çerçevede göçerlere zengin topraklar, aşiret olarak göçenlere yurtluk, tımar gibi ayrıcalıklar sağlanmıştır. 15. yüzyılda, Trakya, Bulgaristan ve Makedonya tamamen Türk hakimiyeti altına girmiştir.
Bu dönemde yerel halk arasında İslamiyet yayılmaya başlamış, Hıristiyan köylerinde yaşayan ve İslam'ı seçen köylüler, nüfus kayıtlarına baba adlarını Abdullah olarak düşmüşlerdir.9 Bir süre sonra, Serez, Filibe, Babadağ, Elbasan, Saraybosna, Silistre, Üsküp, Priştine, Kırçova, Gostivar ve Kalkandelen gibi önemli yerleşim yerleri birer Türk şehri haline gelmiş, bu şehirlerde yaşayan gayrimüslim halkın büyük bir çoğunluğu İslam dinine geçmiştir.10 16. yüzyılda Üsküp ve Manastır nüfusunun % 65-70'i, Niğbolu ve Tırnova'nın % 50'si, Vidin, Sofya ve Filibe'nin % 70'i Müslümanlardan meydana gelmiştir.
Osmanlı yönetimi, bu bölgelerde iskanla birlikte imar çalışmalarına da önem vermiş, Balkanlar baştan sona han, hamam, cami, köprü, medrese gibi Osmanlı eserleriyle donatılmıştır. Bu huzur ve refah dolu dönem 19. yüzyıla kadar devam etmiştir.
-------------------------- -------------------------- -------------------------- --
1 Balkanlar'daki Türk Kültürünün dünü-bugünü-yarını, Uludağ Üniversitesi yayınları, Hazırlayan: Hasan Basri Öcalan, s.145-146
2 Ali Ahmetbeyoğlu, Avrupa Hun İmparatorluğu, Türk Tarih Kurumu Yayınları, Ankara 2001, s.137
3 Halil İnalcık, Osmanlı, Cilt I, Ankara 1999, s.64
4 H.A. Gibbons, Osmanlı İmparatorluğu'nun Kuruluşu, s.112
5 Başbakanlık Arşivi, Bulgaristan İdare Kataloğu, nr. 89
6 Başbakanlık Arşivi, Bulgaristan İdare Kataloğu, nr. 79
7 Halil İnalcık, “Rumeli” Cilt IX, s.760
8 Mehmed Neşri, Kitab-ı Cihan-nüma I, Ankara 1987, s.182-183
9 Halil İnalcık, “Türkler ve Balkanlar”, İstanbul 1993, s.20
10 Hasan Kaleshi, “Türkler'in Balkanlar'a Girişi ve İslamlaştırma”, 1981, s.190-192
11 Balkan Türkleri, Asam Yayınları, Ankara 2003, s.15
Balkanlardaki Türk varlığının başlangıcı, genel kanının aksine, Osmanlı döneminden çok öncelere dayanır. İlk olarak Hun Türkleri'yle başlayan bu mevcudiyet, Orta Asya'dan göç eden çeşitli Türk boylarıyla devam etmiştir. Bu topluluklar bölgenin kültürel gelişimine büyük katkıda bulunmuş ancak büyük çapta asimilasyona uğramışlardır. Örneğin Volga boylarında yaşayan ve Türkçe konuşan Bulgar Türkleri, Slavların içinde asimile olmuş ve bir Slav topluluğu olarak anılmışlardır.
Balkanlar'ın Osmanlı İmparatorluğu tarafından fethi, bölgede yeni ve parlak bir dönemin başlangıcı olmuştur. Yaklaşık 500 yıl süren bu iktidar döneminde bölgenin sosyal, ekonomik ve kültürel yapısı büyük bir gelişme göstermiştir. Günümüze kadar ulaşan kültür mirasının büyük bir kısmı bu dönemde inşa edilmiştir. Yine bu dönemde Türkler, Balkan topraklarında yaşayan çeşitli topluluklarla köklü bağlar kurarak bölgedeki Müslüman-Türk varlığını kalıcı hale getirmişlerdir.
Her dönemde büyük bir stratejik öneme sahip olan Balkanlar, Osmanlı Devleti'nin çöküşü ve Türkiye Cumhuriyeti'nin kuruluşundan sonra da bu önemini korumuş ve Türk dış siyasetinde önemli bir yer tutmuştur. Ancak bu tarihten itibaren bölgede yaşayan Müslüman-Türk topluluklar açısından yeni ve zorlu bir dönem başlamıştır. Etnik kökenlerinden veya dinlerinden dolayı uygulanan baskılar ve göçlere rağmen varlıklarını muhafaza etmeyi başaran bu soydaş ve dindaşlarımız, günümüzde kısmen de olsa bazı sıkıntıları aşmış ve yeni imkanlar elde etmişlerdir. Şimdi, Balkanlar'daki Müslüman-Türk varlığının bu uzun tarihini daha yakından inceleyelim.
1.1.Osmanlı'dan Önceki Dönem
Hazar denizinin kuzeyindeki steplerde hüküm süren Hun Türkleri, Balkanlar ve Avrupa'ya ilk ayak basan Türkler'dir. 4. yüzyılın başından itibaren batıya doğru ilerleyen Hunlar, 376 yılında Volga nehrini geçerek Balkanlar'da yerleşmeye başlamıştır. İlerleyen yıllarda Hun İmparatoru Attila liderliğindeki ordular Fransa ve İtalya'ya kadar ulaşmışlardır. Ancak bu ilerleyiş uzun sürmemiş, Türk boyları kısa süre içinde eski etki ve güçlerini kaybetmişlerdir. Özellikle Slav göçlerini takip eden dönemde Türk boyları bölge halkının arasında asimile olmuştur.
Türkler'in Balkanlar'la olan ilişkisi Büyük Selçuklu ve Anadolu Selçuklu İmparatorluğu dönemlerinde de devam etmiştir. Bölgede Müslüman toplulukların oluşumu da bu dönemde başlamıştır. Özellikle II. Keykubat zamanında Bizans yönetimiyle iyi ilişkiler kurulmuş, Dobruca bölgesine Sarı Saltuklu Türkleri yerleştirilmiştir. Bu Müslüman Türk gruplar bulundukları bölgede İslamiyetin yayılmasına katkıda bulunmuşlardır. Saltukname adlı ünlü eser bu çalışmaları konu edinmektedir
13. yüzyıla kadar Balkanlar'da yaşayan Türk toplulukları burada Orta Asya'dan getirdikleri kültüre ait derin izler bırakmışlardır. Yapılan arkeolojik kazılarda Hunlara ait kazan, kupa, tas, deri aksesuar gibi çeşitli gündelik eşyalar ve silahlar bulunmuştur.2 Özellikle Bulgaristan'da yaşayan ve "Eski Bulgar Türkleri" olarak adlandırılan gruplar zengin bir edebiyat mirası bırakmışlardır. Ponta Bulgarları, Gagavuz Türkleri, Kuman ve Kıpçaklar Türk folklorunu bu bölgede yaşatmış ve yaygınlaştırmışlardır.
Kısacası Türkler, Osmanlı İmparatorluğu bölgeye hakim olmadan çok önce Balkanlar'a yerleşmiş ve bölgenin etnik, sosyal ve kültürel yapılanmasında önemli bir rol oynamışlardır. Bu etki bölgenin adetlerine, geleneklerine ve hatta yemeklerine kadar günlük yaşamın bütün alanlarına yansımıştır.
Balkanlar'da gerçek anlamda Müslüman-Türk varlığının doruk noktasına ulaşması ise 13. yüzyıldan itibaren Osmanlı İmparatorluğu'nun fetihleriyle gerçekleşmiştir.
1.2. Osmanlı Döneminde Balkanlar
13. yüzyılın sonlarında Anadolu Selçuklu Devleti'nin yıkılmasıyla Anadolu'da birçok beylik kuruldu. Bunlardan biri olan Osmanlı Beyliği, kısa bir süre içinde Eskişehir, Bilecik, İnegöl ve Bursa'yı fethederek Osmanlı Devleti'ni kurdu ve Anadolu'daki otorite boşluğunu doldurdu. Aynı dönemde, Moğol baskısından kaçan Türkmenlere de kapılarını açan Osmanlı Devleti, 14. yüzyıldan itibaren Batıya doğru fetihler yapmaya başladı.
Osmanlı Ordusu 1321 yılında Mudanya'yı alarak Rumeli topraklarına ayak bastı. 1345 yılında Karesi Beyliği'nin fethiyle Rumeli'ye geçiş kolaylaştı. Bu tarihten itibaren Türkmenler, başta Trakya olmak üzere Balkan topraklarına yerleştirilmeye başlandı.
1352'de, tahtı ele geçirmek için Osmanlılardan yardım alan Bizans İmparatoru Kantakuzenos, bu yardımın karşılığı olarak Çimpe kalesi ve çevresini Orhan Gazi'ye bıraktı. Bu bölge, Süleyman Paşa'nın önderliğinde Balkanlar'a yayılmak için önemli bir üs olarak kullanıldı. Anadolu'dan getirtilen kuvvetler bu bölgeye yerleştirildi ve Osmanlı'nın Rumeli'deki varlığı kalıcı hale getirildi. Dönemin tarih kayıtlarına göre başta Bolayır ve Malkara olmak üzere, bölgede, Bulgurlu, Esendük, Şeyh Halil, Kara Ahi gibi Türkçe isimler taşıyan çok sayıda köy ve yerleşim yeri kurulmuştu.
1361 yılında Edirne'nin fethi, Balkanlar'da Osmanlı için yeni bir dönemin başlangıcı olmuştur. Kısa süre sonra devletin merkezi buraya nakledilmiş ve fetihlere ağırlık verilmiştir. Bu fetihlerde özellikle Evrenos Gazi, Hacı İlbeyi gibi akıncı beylerinin çok önemli faaliyetleri olmuştur.
I. Murat, 1363 yılında Filibe'yi fethetmiş ve Türkmen göçünü hızlandırmıştır. Bizans topraklarının fethedilmesi üzerine Papa'dan yardım isteyen Bizans, bir Haçlı ordusu kurulmasına ön ayak olmak istemiş ancak bu çabalar sonuçsuz kalmıştır. 26 Eylül 1371'de yapılan savaşta Sırplar yenilgiye uğratılmış, bu sayede Batı Trakya ve Makedonya'nın yolu açılmıştır. Bu dönemde Vardar'ın doğusu ele geçirilmiş, 1372'de Selanik önlerine gelinmiştir. Daha sonra sırasıyla Sofya, Manastır, Pirlepe, Ohri ve 1386'da Sırbistan'ın anahtarı olan Niş, 1389 ise Sırbistan fethedilmiştir. 1392 yılında Üsküp'ün ele geçirilmesinin ardından bu şehir ve çevresi, Osmanlı Devleti'nin en önemli uç merkezlerinden biri haline gelmiştir. 1430 yılında Selanik'in fethinden sonra Semendire de Osmanlı topraklarına katılmıştır.
1448 yılında II. Kosova Savaşı'nın kazanılması, Balkanlar'daki Osmanlı hakimiyetini güçlendirmiştir. 1453 yılında İstanbul alınmış ve Fatih Sultan Mehmed döneminin sonuna gelindiğinde Yunanistan, Sırbistan, Arnavutluk ve Bosna dahil olmak üzere Balkanlar'ın neredeyse tamamında hakimiyet kurulmuştur. 1521 yılında Sultan Süleyman Belgrad'ı ele geçirerek Macaristan'a giden yolu açmıştır.
Osmanlı Devleti'nin gerçekleştirdiği bu büyük çaplı fetihlerin ardından, Balkanlar'da büyük bir Müslüman-Türk nüfusu oluşmuştur. Sadece Müslüman ve Türk gruplar değil, hakimiyet altında olan bütün Balkan ulusları, Osmanlı yönetimi altında parlak bir dönem geçirmişlerdir. Osmanlı'nın adil bir yönetim uygulaması, halkın dinini, malını, canını, namusunu güvence altına alması, hakim olduğu bölgelerde imar çalışmalarına önem vermesi farklı halkların barış içinde birarada yaşamasını sağlamıştır.
İstanbul'un Fethi
Bu mutlu dönem, 19. yüzyılın başından itibaren yerini karmaşaya bırakmış, ulus devletlerin kurulmasına kadar geçen süreçte büyük savaşlar yaşanmış, büyük can ve mal kaybı olmuştur. Çeşitli ideolojik-etnik çatışmalar sadece Müslüman-Türk grupları değil, Balkanlar'da yaşayan birçok ulusu olumsuz yönde etkilemiş, önemli yaralar açılmasına sebep olmuştur.
Fransız İhtilali'ni takip eden dönemde, aşırı milliyetçilik akımlarının etkisi altına giren Balkan ulusları, Osmanlı yönetimine karşı, peş peşe isyanlar başlatmış ve kendi ulus devletlerini kurmuşlardır. Bu dönemde, tersine bir göç yaşanmış, Balkan Türkleri'nin büyük bir kısmı Anadolu'ya dönmek zorunda kalmışlardır. Ancak bütün bu göçe rağmen, Balkanlar'da hatırı sayılır miktarda Müslüman-Türk nüfusu kalmış, bu gruplar Anavatan'la olan bağlarını koparmamışlardır. Osmanlı'nın yıkılmasından sonra da Balkanlar ve Balkan Müslüman-Türk halkları, Türk dış politikasının en önemli konularından biri olmuştur.
1.3. Osmanlı Yönetim Anlayışı
Osmanlı Devleti, hakimiyet kurduğu tüm bölgelerdeki halklara iyi davranmış, onların haklarını yaşadıkları yerlerde korumuştur. Bu bölgelerin yerel askeri güçleri, Osmanlı egemenliği altına girmeye teşvik edilmiş ve daha sonra sancaklarda Hıristiyan tımar erleri olarak görevlendirilmişlerdir. "İstimalet" adı verilen bu uzlaştırıcı politikaya göre, bölge halkının gönlü kazanılmış, adalet ve hoşgörüye dayanan yönetimin bir parçası olarak bu halklara din ve vicdan hürriyeti tanınmıştır. Yine aynı politikaya uygun olarak yerel halka karşı şefkatli bir üslup kullanılmış, asla baskıcı ve zorlayıcı bir politika izlenmemiştir. Özellikle dini Ortodoks olan Rumeli halklarını, dönemin Katolik Kilisesi'nin baskısından kurtarmaları, Türkler'in kurtarıcı olarak tanınmalarını sağlamıştır.
Osmanlı'nın bölgedeki farklı etnik kökene ve dine sahip olan halklara gösterdiği hoşgörü ve adalet, bu milletler tarafından da ifade edilen bir gerçektir. 12 Şubat 1867 tarihli bir metinde, Bulgarların 500 yıllık Osmanlı idaresi boyunca ne kadar huzurlu ve güvenli bir hayat yaşadıkları, benzer bir ortamı dönemin diğer milletlerinin idaresinde bulmalarının mümkün olmadığı şöyle ifade edilmektedir:
Bulgar Milleti kulları beş yüz seneden beri Osmanlı idaresi altında mesut olarak yaşamaktadırlar. Bu süre zarfında mal, can ve dinleri fesatçıların ve kötülük peşinde olan kişilerin tecavüzünden muhafaza edilmiştir. Halbuki diğer memleketlerde yaşayan güçsüz ve fakirler, zenginlerin saldırılarına ve zulmüne maruz kaldıkları gibi kendilerine her türlü haksız muamele de reva görülmüştür. Zira Osmanlı idaresi altında yaşayan kuvvetliler tarafından güçsüzlere hiçbir şekilde eziyet edilmemiş, güçlüler ve zayıflar devletin bahşettiği adalet ve hakkaniyetten aynı nisbette faydalanmışlardır. Osmanlı idaresindeki Hıristiyanlar arasında din ve mezhep farkı gözetilmeyerek hepsine eşit muamele edilmiştir.
Osmanlı Devleti dünya tarihinin en uzun ömürlü ve en büyük devletlerinden biri olmuştur. Osmanlı'yı böylesine etkili ve görkemli kılan, (üstün askeri gücünün yanı sıra) idaresi altındaki milletlere tanıdığı haklar ve yöneticilerinin adalet, hoşgörü gibi güzel özellikleridir.
Pan-Slavizm propagandasından etkilenerek Rusya'ya göç eden Bulgarların 30 Ocak 1862'de Osmanlı Devleti'ne geri dönebilmek için padişaha yazdıkları mektup, Osmanlı'nın Balkanlar'da inşa ettiği nizamı ifade eden bir başka örnektir:
Ecdadımız Osmanlı idaresi altında rahat ve her türlü nimet ve adaletle dolu bir hayat sürmüşler iken bizler, Rusya'ya gitmekle yazık ki bir tuzağa düşmüş olduk. Saf insanlar olduğumuz için aleyhimize tertiplenen bu hareketin sonunu düşünmedik ve bu işi bilerek yapmadık... Gece gündüz pişmanlık gözyaşları döküyoruz. Zira burada hiç kimse yüzümüze bakmıyor... Bizler gibi kandırılan Bulgar hemşehrilerimizle birlikte affedilerek tekrar Osmanlı topraklarına dönebilmemiz hususunu niyaz ederiz.
Osmanlı İmparatorluğu'nun gayrimüslimlere olan hoşgörüsü, ilerleyen yüzyıllarda da sürmüştür; İspanya'daki Engizisyon vahşetinden kaçan Yahudiler, güvenlik ve hoşgörüyü Osmanlı topraklarında bulmuşlardır. Bu hoşgörünün kaynağı ise, Kuran ahlakıdır. Allah Kuran'da Müslümanlara; Kitap Ehli'ne, yani Yahudi ve Hıristiyanlara karşı iyilikle davranmalarını emretmiştir:
İçlerinde zulmedenleri hariç olmak üzere, Kitap Ehliyle en güzel olan bir tarzın dışında mücadele etmeyin. Ve deyin ki: "Bize ve size indirilene iman ettik; bizim İlahımız da, sizin İlahınız da birdir ve biz O'na teslim olmuşuz." (Ankebut Suresi, 46
Bu şuurla hareket eden Osmanlı yöneticileri, tüm tarihçilerin kabul ettiği örnek bir hoşgörü sergilemişlerdir. Yeni fethedilen bölgelerdeki halkın sıkıntılarının giderilmesi, Osmanlı'ya duyulan sempatiyi de artırmıştır. Yine bu bölgelerde Hıristiyanların örflerine ve idare şekillerine de dokunulmamıştır. Dahası Osmanlı yönetimi halkın önceki yönetime ait vergi yükünü azaltacak düzenlemeler yapmış, keyfi uygulamalara son vermiştir.
Bu dönemde, Osmanlı Devleti sistemli bir iskan politikası uygulamış ve uzun yıllar boyunca Anadolu'dan Balkanlar'a yapılan Türkmen göçleri sayesinde, başta Rumeli olmak üzere Balkanlar'ın büyük bir kısmı Türk yurdu haline gelmiştir. Bu göçlerle ilgili olarak birçok tarihi kayıt bulunmaktadır. Osmanlı tarihçisi Mehmet Neşri'nin düştüğü kayıtlardan biri şu şekildedir:
…Süleyman Paşa Rum-iline geçti, evvel atası Orhan Gazi'ye haber gönderdi. "Kim devletli sultanımın himmetiyle Rum-ilini fethetmeye sebep olundu, küffarın gayrette zebunluğu vardır", dedi. Ve "bu tarafta feth olan hisarlarda konmağa çok adam gerek, lütf edip yarar yoldaş gönderesiniz", dedi. Orhan Gazi dahi bu sözü işitip ferahnak oldu. Karesi vilayetinde göçer Arab olurdu. Göçer evlerle gelmişlerdi. Anda olurlardı. Anları Orhan Gazi sürüp Rum-iline geçirdi. Bir zaman Gelibolu nevahisinde sakin oldular… Yevmen fe-yevmen durmadan feth içinde oldular. Ve bu taraftan Karesi vilayetinin halkı dahi gelir oldular ve gelenler yurt tutup gazaya meşgul oldular…
Bu göç hareketi daha çok şimdiki Bulgaristan yönünde gerçekleşmiş, Varna'dan Tuna'ya uzanan bölgede çok sayıda Türk yerleşim bölgesi kurulmuştur. Bir çeşit tapu-kadastro defteri olan "mufassal tahrir defterleri"nin kayıtlarında bu köyler Türkçe isimleriyle ayrıntılı olarak belirtilmiştir.
Osmanlı Devleti, hakimiyet kurduğu tüm bölgelerdeki bölge halkının gönlünü kazanmış, adalet ve hoşgörüye dayanan yönetiminin bir parçası olarak bu halklara din ve vicdan hürriyeti tanımıştır.
Özellikle Yıldırım Beyazıd döneminde göç hareketi hızlanmış, bölgeye yapılacak yerleşimlerde büyük teşvikler uygulanmıştır. Bu çerçevede göçerlere zengin topraklar, aşiret olarak göçenlere yurtluk, tımar gibi ayrıcalıklar sağlanmıştır. 15. yüzyılda, Trakya, Bulgaristan ve Makedonya tamamen Türk hakimiyeti altına girmiştir.
Bu dönemde yerel halk arasında İslamiyet yayılmaya başlamış, Hıristiyan köylerinde yaşayan ve İslam'ı seçen köylüler, nüfus kayıtlarına baba adlarını Abdullah olarak düşmüşlerdir.9 Bir süre sonra, Serez, Filibe, Babadağ, Elbasan, Saraybosna, Silistre, Üsküp, Priştine, Kırçova, Gostivar ve Kalkandelen gibi önemli yerleşim yerleri birer Türk şehri haline gelmiş, bu şehirlerde yaşayan gayrimüslim halkın büyük bir çoğunluğu İslam dinine geçmiştir.10 16. yüzyılda Üsküp ve Manastır nüfusunun % 65-70'i, Niğbolu ve Tırnova'nın % 50'si, Vidin, Sofya ve Filibe'nin % 70'i Müslümanlardan meydana gelmiştir.
Osmanlı yönetimi, bu bölgelerde iskanla birlikte imar çalışmalarına da önem vermiş, Balkanlar baştan sona han, hamam, cami, köprü, medrese gibi Osmanlı eserleriyle donatılmıştır. Bu huzur ve refah dolu dönem 19. yüzyıla kadar devam etmiştir.
--------------------------
1 Balkanlar'daki Türk Kültürünün dünü-bugünü-yarını, Uludağ Üniversitesi yayınları, Hazırlayan: Hasan Basri Öcalan, s.145-146
2 Ali Ahmetbeyoğlu, Avrupa Hun İmparatorluğu, Türk Tarih Kurumu Yayınları, Ankara 2001, s.137
3 Halil İnalcık, Osmanlı, Cilt I, Ankara 1999, s.64
4 H.A. Gibbons, Osmanlı İmparatorluğu'nun Kuruluşu, s.112
5 Başbakanlık Arşivi, Bulgaristan İdare Kataloğu, nr. 89
6 Başbakanlık Arşivi, Bulgaristan İdare Kataloğu, nr. 79
7 Halil İnalcık, “Rumeli” Cilt IX, s.760
8 Mehmed Neşri, Kitab-ı Cihan-nüma I, Ankara 1987, s.182-183
9 Halil İnalcık, “Türkler ve Balkanlar”, İstanbul 1993, s.20
10 Hasan Kaleshi, “Türkler'in Balkanlar'a Girişi ve İslamlaştırma”, 1981, s.190-192
11 Balkan Türkleri, Asam Yayınları, Ankara 2003, s.15
SELÂNİK MUHACİRLERİ - KONYAR-LAR
Selânik Halkının kökeninin Konya - Karaman olduğuna dair elimizdeki pek çok belge ve bilgi içerisinde Araştırmacı - Yazar Selçuk EREZ-in yazdığı -Makriköy-e Dönüş- adlı eser de vardır. Selçuk EREZ kitabında; kendisinin dedesi İsmail Hakkı Paşa-nın dedesi Abdi Efendi, av sırasında yanlışlıkla birini vurması üzerine, babasının isteği üzerine ailesinden ayrılarak İstanbul Makriköy-e yerleşiyor. Abdi Efendi-nin oğlu Mustafa Efendi, onun oğlu İsmail Hakkı Paşa. İşte Selçuk Erez-in dede ve babaannesi üzerine yazdığı bu anı kitap, onların hikayelerini anlatıyor.
Selçuk Erez-in kitabında gördüğümüz ilgi çekici yan , İsmail Hakkı Paşa-nın, Tuna kıyısında Sarıgöl-e nereden geldiklerine dair söylediklerinde bulunuyor: -İsmail Bey, Sarıgöl-de dedelerinin -Konyar- olarak anıldığını biliyor. Fatih-in Karaman Beyliği-ni topraklarına kattıktan sonra, Konya-dan pek çok asker ailesini hem Osmanlı-ya kafa tutanları cezalandırmak hem de Balkanlar-daki Türk nüfusunu arttırmak için Osmanlı topraklarına katılan Balkan bölgelerine göndermiş olduğunu söyledi. -
Konyarlar, çeşitli kaynaklarda,Atatürk-ün hem anne tarafından hem de baba tarafından, en uzağa götürülenlere ait olduğu soyu olarak ifade ediliyor. Bu durumda Selçuk Erez ile Atatürk akraba oluyorlar. Bu konuyu biraz daha ayrıntılı olarak irdelemeye çalışacağız.
Selânik-teki halkın menşei sadece bizim Muhacir olarak o memleketten gelmiş olmamız sebebiyle ilgimizi çekmedi. Yeni Türk Devleti-nin yani Türkiye Cumhuriyeti-nin kurucusu büyük lider, büyük asker ve büyük Türk Milliyetçisi Mustafa Kemal ATATÜRK- ün de Selanikli olması; bizi bu konuyu araştırmaya daha çok itti. Yalnız araştırdıkça karşımıza bizimle ilgili ama bizi bile şaşırtan ilginç bilgilere rastladık. Bunların içinde en önemlisi Mustafa Kemal ATATÜRK-ÜN soyunun şu anda bizimde soyadı olarak kullandığımız -KONYAR- lardan gelmesi.
ATATÜRK-ÜN SOYU: -KONYARLAR-
A. KONYARLARIN RUMELİ-DEKİ VARLIKLARI
Mustafa Kemal Atatürk-ün anne soyu da Anadolu-dan gelerek Rumeli-ye iskan edilen Yörük veya Türkmenlere dayanmaktadır. Anne tarafından dedesi Vodina Sancağı-na bağlı -Sarıgöl- de denilen -Kayalardan göçerek Selanik yakınlarındaki -Lankaza-ya yerleşen, Sofu-zade (Sofi-zade) Feyzullah Ağa-dır. Yerleştikleri -Sarıgöl- bölgesi, -Sofular- lakabı ve ailedeki hatıraların gösterdiği üzere, Atatürk-ün anne soyu Konya Karaman-dan Rumeli-ye gelen ve bundan dolayı da -Konyarlar- şeklinde Rumeli-deki diğer Yörük gruplarından farklı olarak bu adla anılan Yörüklerdendir.
Yukarıda kısaca belirttiğimiz gibi, Orta Çağın ikinci kısmında Balkan Yarımadası-na çeşitli dalgalar halinde gelerek, Bizans İmparatorluğu tarafından burada yerleştirilen birçok Türk unsuru vardır. X. asırdan itibaren Peçenekler, Oğuzlar, Kumanlar kuzey yoluyla, Tuna-dan geçerek, çeşitli tarihlerde gelmiş ve çeşitli yerlere iskan edilmişlerdir. IX. yüzyılda bile, Bizans kaynaklarında -Vardarlı Türkler- olarak zikredilen bazı Türk gruplarının Selanik civarında yerleştikleri vakidir. Bizans kaynağı -Anna Commene-nin Ohri civarında yerleştiklerinden bahsettiği Türkleri, Lejean (1861), 1065 tarihine doğru Makedonya-ya iskan edilen Oğuzlarla ilişkili görünmektedir. Oğuzların bu yerleşmeleri -Attaliates-e atfen Prof. Dr. Akdes Nimet Kurat tarafından da teyit edilmektedir.
Anadolu-dan Yarımada-ya geçip yerleşen ilk Türk grubu olmak üzere Türkiye Selçukluların merkezi Konya-ya mensup olmalarından dolayı bu suretle ad alan -Konyarlar- gösterilmektedir. XIX. yüzyılda veya XX. yüzyılın başlarında-Rumeli-yi gezen ve buradaki Türklerle bizzat görüşerek onların hatıralarını toplayan veya buradaki Türk varlığı hakkında eser yazan Batılı seyyahlar ile bilim adamları, G. Lejean (1861), Gervinus (1851), Jirecek (1891), G. F. Hertzberg (1878), A. Tuma (1888), Cijic (1908), Frachet d-Esperj (1911), İvanof (1918), E. Max, Hoppe (1934), A. Bou (1899), Oberhummer (1917) ve nihayet -Konyarlar- hakkında ayrı ve oldukça ayrıntılı bir araştırma yapan Hr. P. Traeger (1905) -Konyarlar- hakkında önemli bilgiler vermektedirler.
Bu konuda bilgi veren bütün bu eser sahiplerinin hepsi, Konyarlar-ı bazen -Yörükler- ve -Evlad-ı Fatihan-la karıştırmakla birlikte; Konya-dan gelerek Rumeli-ye yerleşmiş veya yerleştirilmiş göstermektedirler. Fakat, bunların geliş tarihi ve geliş şekilleri konusunda farklı bilgiler vermektedirler. Bütün bu görüşleri tenkitli bir şekilde karşılaştıran Prof. Dr. Tayyib Gökbilgin, Konyarlar-ın Rumeli-ye geliş ve yerleşmeleri ile ilgili olarak şu değerlendirmeyi yapmaktadır: -Sonuncu ve nispeten kabule şayan ihtimal bunların 11. Murad fakat bilhassa Fatih zamanlarında, Karamanoğulları ile mücadeleler sırasında ve bundan sonra, Karaman, Konya ve Ankara civarından Türk aşiretlerinin bu mıntıkalara iskan edildiğidir. O civarın etnik bakımdan yabancı halkına, menşeleri dolayısıyla, bu suret-i tesmiyevi verdirmiş ve bu ad komşuları arasında yaşamış, kendilerinde ise, menşeleri hakkında bir malumat, şıfahf bir anane halinde devam edip gelmiştir... -
Konyarlar-ın en mütekasif (yoğun) bir halde bulundukları yer Teselya-da Kozan ve bunun kuzeyinde -Sarıgöl- de denilen -Kayalar- ve Selanik-in kuzeydoğusu idi. Sonraları daha kuzeye de yayılmışlardır. Sayı olarak diğer Yörük gruplarından daha az oldukları, yarı -konargöçer- bir hayat yaşadıkları, mübadele (alış veriş) merkezlerinin daha çok Yanya olduğu ve halılarının özel şeklinden dolayı (-Konyaren Figüren-) bütün yörede meşhur olduğu bütün seyyahlar tarafından belirtilmektedir. Ayrıca, Konyarların daha demokratik bir halde yaşadıkları, neşeli ve hareketli kimseler oldukları da bunlar tarafından tespit edilmiştir.
Atatürk-ün soyu ile ilgili bir çalışma yaparak, amcası Kızıl Hafız Mehmet Emin Efendinin soyundan gelenlerin ellerindeki bazı belgeleri yayınlayan Burhan Göksel, Konyarlar-ın, Konya Karamandan Fatih Sultan Mehmet döneminde 1466 yılında Karamanoğulları ortadan kaldırıldıktan sonra Rumeli -ye göçürülerek, iskan edildiklerini belirtmektedir.
Osmanlı Devleti-nin Rumeli-deki Yörüklerle ilgili örgütlenmesi içinde kendileri için ayrı isimle bir sayı (tahrir) defteri bulunmayan Konyarlar, yerleştikleri bölgelerde, başlangıçta özellikle -Kocacık- ve -Selanik Yörükleri- içinde, sonradan da -Vodina- ve -Sarıgöller (Kayalar) Bölgesi- Yörükleri içinde -Evlad-ı Fatihan- olarak kaydedilmişlerdir.
B. KONYAR OLARAK ZÜBEYDE HANIM-IN AİLESİ
Mustafa Kemal-in anne soyundan dedesi Sofu-zade Feyzullah Efendi-dir. Selanik-e bir saat mesafede bulunan Langaza-da çiftlik sahibi idi. Atatürk-ün ve Makbule Hanımın çocukluk anılarında bahsettikleri çiftlik burasıdır. Annesi Zübeyde Hanım, Feyzullah Efendi-nin üçüncü eşi Ayşe Hanımdan olan tek kızı idi. Atatürk-ün beş kardeşi içinde en uzun ömürlüsü olan Makbule Hanım (1885-1956) anne soyları hakkında, - sık sık şunları dinlemişimdir- diyerek şu bilgileri vermektedir: -Bizim esas soyumuz Yörük-tür. Buralara Konya-Karaman çevrelerinden gelmişiz. Büyük babam Feyzullah Efendinin büyük amcası Konya -ya gitmiş, Mevlevi dergahına girmiş orada kalmış. Yörüklüğü tutmuş olacak...
Mustafa Kemal Atatürk-ün annesi Zübeyde Hanım-ın babası hakkında, Atatürk-ün babası Ali Rıza Efendiyi ve babası Kızıl Hafız Ahmet Beyi de tanıyan ve doksan yaşında vefat eden Aydın Milletvekili Tahsin San, şu bilgileri vermiştir: -Atatürk-ün validesi Zübeyde Hanım, Sofu-zade ailesinden Feyzullah Ağanın kızıdır. Bunlar Selanik-te doğmuşlardır. Bu aile bundan 130 sene evvel Sarıgöl -den Selanik -e gelmişlerdir. Vodina kazasının batısında Sarıgöl nahiyesinde on altı köyden ibaret olan bu nahiye ailesi, Makedonya ve Teselya -nın fethinden sonra Konya civarı ahalisinden Osmanlı Hükümeti -nin sevk ve iskan ettirdiği Türkmenlerdendir. Son zamanlara kadar beş asır müddet içinde hayat tarzlarını, kılık-kıyafetlerini değiştirmemişlerdi.
Bu konuda Lord Kinross, kaynak göstermeden şu bilgileri vermektedir: -Zübeyde Hanım, Bulgar sınırının ötesinde/d Slavlar kadar sarışındı; düzgün beyaz bir teni, derin ama berrak, açık mavi gözleri vardı. Ailesi Selanik-in batısında Arnavutluk-a doğru, sert ve çıplak dağların geniş, donuk sulara gömüldüğü göller bölgesinden geliyordu. Burası Türklerin Makedonya -yı ve Teselyayı almalarından sonra Anadolu -nun göbeğinden gelen köylülerin yerleştikleri yerdi. Bu yüzden Zübeyde Hanım, damarlarındaki ilk göçebe Türk kabilelerinin torunları olan ve Toros dağlarında Özgür yaşayışlarını sürdüren sarışın Yörüklerin kanını taşıdığını düşünmekten hoşlanırdı.
Selânik Halkının kökeninin Konya - Karaman olduğuna dair elimizdeki pek çok belge ve bilgi içerisinde Araştırmacı - Yazar Selçuk EREZ-in yazdığı -Makriköy-e Dönüş- adlı eser de vardır. Selçuk EREZ kitabında; kendisinin dedesi İsmail Hakkı Paşa-nın dedesi Abdi Efendi, av sırasında yanlışlıkla birini vurması üzerine, babasının isteği üzerine ailesinden ayrılarak İstanbul Makriköy-e yerleşiyor. Abdi Efendi-nin oğlu Mustafa Efendi, onun oğlu İsmail Hakkı Paşa. İşte Selçuk Erez-in dede ve babaannesi üzerine yazdığı bu anı kitap, onların hikayelerini anlatıyor.
Selçuk Erez-in kitabında gördüğümüz ilgi çekici yan , İsmail Hakkı Paşa-nın, Tuna kıyısında Sarıgöl-e nereden geldiklerine dair söylediklerinde bulunuyor: -İsmail Bey, Sarıgöl-de dedelerinin -Konyar- olarak anıldığını biliyor. Fatih-in Karaman Beyliği-ni topraklarına kattıktan sonra, Konya-dan pek çok asker ailesini hem Osmanlı-ya kafa tutanları cezalandırmak hem de Balkanlar-daki Türk nüfusunu arttırmak için Osmanlı topraklarına katılan Balkan bölgelerine göndermiş olduğunu söyledi. -
Konyarlar, çeşitli kaynaklarda,Atatürk-ün hem anne tarafından hem de baba tarafından, en uzağa götürülenlere ait olduğu soyu olarak ifade ediliyor. Bu durumda Selçuk Erez ile Atatürk akraba oluyorlar. Bu konuyu biraz daha ayrıntılı olarak irdelemeye çalışacağız.
Selânik-teki halkın menşei sadece bizim Muhacir olarak o memleketten gelmiş olmamız sebebiyle ilgimizi çekmedi. Yeni Türk Devleti-nin yani Türkiye Cumhuriyeti-nin kurucusu büyük lider, büyük asker ve büyük Türk Milliyetçisi Mustafa Kemal ATATÜRK- ün de Selanikli olması; bizi bu konuyu araştırmaya daha çok itti. Yalnız araştırdıkça karşımıza bizimle ilgili ama bizi bile şaşırtan ilginç bilgilere rastladık. Bunların içinde en önemlisi Mustafa Kemal ATATÜRK-ÜN soyunun şu anda bizimde soyadı olarak kullandığımız -KONYAR- lardan gelmesi.
ATATÜRK-ÜN SOYU: -KONYARLAR-
A. KONYARLARIN RUMELİ-DEKİ VARLIKLARI
Mustafa Kemal Atatürk-ün anne soyu da Anadolu-dan gelerek Rumeli-ye iskan edilen Yörük veya Türkmenlere dayanmaktadır. Anne tarafından dedesi Vodina Sancağı-na bağlı -Sarıgöl- de denilen -Kayalardan göçerek Selanik yakınlarındaki -Lankaza-ya yerleşen, Sofu-zade (Sofi-zade) Feyzullah Ağa-dır. Yerleştikleri -Sarıgöl- bölgesi, -Sofular- lakabı ve ailedeki hatıraların gösterdiği üzere, Atatürk-ün anne soyu Konya Karaman-dan Rumeli-ye gelen ve bundan dolayı da -Konyarlar- şeklinde Rumeli-deki diğer Yörük gruplarından farklı olarak bu adla anılan Yörüklerdendir.
Yukarıda kısaca belirttiğimiz gibi, Orta Çağın ikinci kısmında Balkan Yarımadası-na çeşitli dalgalar halinde gelerek, Bizans İmparatorluğu tarafından burada yerleştirilen birçok Türk unsuru vardır. X. asırdan itibaren Peçenekler, Oğuzlar, Kumanlar kuzey yoluyla, Tuna-dan geçerek, çeşitli tarihlerde gelmiş ve çeşitli yerlere iskan edilmişlerdir. IX. yüzyılda bile, Bizans kaynaklarında -Vardarlı Türkler- olarak zikredilen bazı Türk gruplarının Selanik civarında yerleştikleri vakidir. Bizans kaynağı -Anna Commene-nin Ohri civarında yerleştiklerinden bahsettiği Türkleri, Lejean (1861), 1065 tarihine doğru Makedonya-ya iskan edilen Oğuzlarla ilişkili görünmektedir. Oğuzların bu yerleşmeleri -Attaliates-e atfen Prof. Dr. Akdes Nimet Kurat tarafından da teyit edilmektedir.
Anadolu-dan Yarımada-ya geçip yerleşen ilk Türk grubu olmak üzere Türkiye Selçukluların merkezi Konya-ya mensup olmalarından dolayı bu suretle ad alan -Konyarlar- gösterilmektedir. XIX. yüzyılda veya XX. yüzyılın başlarında-Rumeli-yi gezen ve buradaki Türklerle bizzat görüşerek onların hatıralarını toplayan veya buradaki Türk varlığı hakkında eser yazan Batılı seyyahlar ile bilim adamları, G. Lejean (1861), Gervinus (1851), Jirecek (1891), G. F. Hertzberg (1878), A. Tuma (1888), Cijic (1908), Frachet d-Esperj (1911), İvanof (1918), E. Max, Hoppe (1934), A. Bou (1899), Oberhummer (1917) ve nihayet -Konyarlar- hakkında ayrı ve oldukça ayrıntılı bir araştırma yapan Hr. P. Traeger (1905) -Konyarlar- hakkında önemli bilgiler vermektedirler.
Bu konuda bilgi veren bütün bu eser sahiplerinin hepsi, Konyarlar-ı bazen -Yörükler- ve -Evlad-ı Fatihan-la karıştırmakla birlikte; Konya-dan gelerek Rumeli-ye yerleşmiş veya yerleştirilmiş göstermektedirler. Fakat, bunların geliş tarihi ve geliş şekilleri konusunda farklı bilgiler vermektedirler. Bütün bu görüşleri tenkitli bir şekilde karşılaştıran Prof. Dr. Tayyib Gökbilgin, Konyarlar-ın Rumeli-ye geliş ve yerleşmeleri ile ilgili olarak şu değerlendirmeyi yapmaktadır: -Sonuncu ve nispeten kabule şayan ihtimal bunların 11. Murad fakat bilhassa Fatih zamanlarında, Karamanoğulları ile mücadeleler sırasında ve bundan sonra, Karaman, Konya ve Ankara civarından Türk aşiretlerinin bu mıntıkalara iskan edildiğidir. O civarın etnik bakımdan yabancı halkına, menşeleri dolayısıyla, bu suret-i tesmiyevi verdirmiş ve bu ad komşuları arasında yaşamış, kendilerinde ise, menşeleri hakkında bir malumat, şıfahf bir anane halinde devam edip gelmiştir... -
Konyarlar-ın en mütekasif (yoğun) bir halde bulundukları yer Teselya-da Kozan ve bunun kuzeyinde -Sarıgöl- de denilen -Kayalar- ve Selanik-in kuzeydoğusu idi. Sonraları daha kuzeye de yayılmışlardır. Sayı olarak diğer Yörük gruplarından daha az oldukları, yarı -konargöçer- bir hayat yaşadıkları, mübadele (alış veriş) merkezlerinin daha çok Yanya olduğu ve halılarının özel şeklinden dolayı (-Konyaren Figüren-) bütün yörede meşhur olduğu bütün seyyahlar tarafından belirtilmektedir. Ayrıca, Konyarların daha demokratik bir halde yaşadıkları, neşeli ve hareketli kimseler oldukları da bunlar tarafından tespit edilmiştir.
Atatürk-ün soyu ile ilgili bir çalışma yaparak, amcası Kızıl Hafız Mehmet Emin Efendinin soyundan gelenlerin ellerindeki bazı belgeleri yayınlayan Burhan Göksel, Konyarlar-ın, Konya Karamandan Fatih Sultan Mehmet döneminde 1466 yılında Karamanoğulları ortadan kaldırıldıktan sonra Rumeli -ye göçürülerek, iskan edildiklerini belirtmektedir.
Osmanlı Devleti-nin Rumeli-deki Yörüklerle ilgili örgütlenmesi içinde kendileri için ayrı isimle bir sayı (tahrir) defteri bulunmayan Konyarlar, yerleştikleri bölgelerde, başlangıçta özellikle -Kocacık- ve -Selanik Yörükleri- içinde, sonradan da -Vodina- ve -Sarıgöller (Kayalar) Bölgesi- Yörükleri içinde -Evlad-ı Fatihan- olarak kaydedilmişlerdir.
B. KONYAR OLARAK ZÜBEYDE HANIM-IN AİLESİ
Mustafa Kemal-in anne soyundan dedesi Sofu-zade Feyzullah Efendi-dir. Selanik-e bir saat mesafede bulunan Langaza-da çiftlik sahibi idi. Atatürk-ün ve Makbule Hanımın çocukluk anılarında bahsettikleri çiftlik burasıdır. Annesi Zübeyde Hanım, Feyzullah Efendi-nin üçüncü eşi Ayşe Hanımdan olan tek kızı idi. Atatürk-ün beş kardeşi içinde en uzun ömürlüsü olan Makbule Hanım (1885-1956) anne soyları hakkında, - sık sık şunları dinlemişimdir- diyerek şu bilgileri vermektedir: -Bizim esas soyumuz Yörük-tür. Buralara Konya-Karaman çevrelerinden gelmişiz. Büyük babam Feyzullah Efendinin büyük amcası Konya -ya gitmiş, Mevlevi dergahına girmiş orada kalmış. Yörüklüğü tutmuş olacak...
Mustafa Kemal Atatürk-ün annesi Zübeyde Hanım-ın babası hakkında, Atatürk-ün babası Ali Rıza Efendiyi ve babası Kızıl Hafız Ahmet Beyi de tanıyan ve doksan yaşında vefat eden Aydın Milletvekili Tahsin San, şu bilgileri vermiştir: -Atatürk-ün validesi Zübeyde Hanım, Sofu-zade ailesinden Feyzullah Ağanın kızıdır. Bunlar Selanik-te doğmuşlardır. Bu aile bundan 130 sene evvel Sarıgöl -den Selanik -e gelmişlerdir. Vodina kazasının batısında Sarıgöl nahiyesinde on altı köyden ibaret olan bu nahiye ailesi, Makedonya ve Teselya -nın fethinden sonra Konya civarı ahalisinden Osmanlı Hükümeti -nin sevk ve iskan ettirdiği Türkmenlerdendir. Son zamanlara kadar beş asır müddet içinde hayat tarzlarını, kılık-kıyafetlerini değiştirmemişlerdi.
Bu konuda Lord Kinross, kaynak göstermeden şu bilgileri vermektedir: -Zübeyde Hanım, Bulgar sınırının ötesinde/d Slavlar kadar sarışındı; düzgün beyaz bir teni, derin ama berrak, açık mavi gözleri vardı. Ailesi Selanik-in batısında Arnavutluk-a doğru, sert ve çıplak dağların geniş, donuk sulara gömüldüğü göller bölgesinden geliyordu. Burası Türklerin Makedonya -yı ve Teselyayı almalarından sonra Anadolu -nun göbeğinden gelen köylülerin yerleştikleri yerdi. Bu yüzden Zübeyde Hanım, damarlarındaki ilk göçebe Türk kabilelerinin torunları olan ve Toros dağlarında Özgür yaşayışlarını sürdüren sarışın Yörüklerin kanını taşıdığını düşünmekten hoşlanırdı.
ATATÜRK'ÜN BABA SOYU
(KIZIL OĞUZ - KOCACIK YÖRÜKLERİ): Atatürk'ün soyuyla ilgili, elimizdeki en sağlam bilgiler; öncelikle kendisinin, annesinin, kardeşi Makbule Hanım'ın anlattıkları, ikinci olarak da kendisini ve ailesini tanıyan Hacı Mehmet Somer gibi Atatürk’ün kimi çocukluk arkadaşlarının verdiği bilgilerdir. Atatürk de dahil aile bireylerinin tümünde güçlü bir "Yörük, Türkmen olma" bilinci vardır: Makbule Hanım, E.B. Şapolyo'nun sorduğu "Babanız nerelidir?" sorusuna şu yanıtı vermiştir: "Babam Ali Rıza Bey yerli olarak Selaniklidir. Kendileri Yörük Türk’ü soyundandır. Annem her zaman Yörük Türk’ü olmakla övünürdü. Bir gün Atatürk'e "Yörük nedir?" diye sordum. Ağabeyim de bana 'Yürüyen Türkler' dedi." Yine Şapolyo'nun Ruşen Eşref Ünaydın'dan aktardığına göre, "Atatürk çok kez benim atalarım Anadolu'dan Rumeli'ye gelmiş Yörük Türkmenlerindendir" derlerdi.
Atatürk'ün baba soyuyla ilgili önemli bilgileri verenlerden biri de Atatürk’ün Selanik'ten mahalle ve okul arkadaşı, eski milletvekillerinden Hacı Mehmet Somer Bey'dir. Somer'e göre; "Atatürk'ün atalarına ilişkin benim bildiğim şunlar: Atatürk'ün ataları Anadolu'dan gelerek Manastır ilinin Debre-i Bala Sancağı'na bağlı Kocacık bucağına yerleşmişlerdir. Bunları ben Selanik'in yaşlılarından duymuştum. Kocacıklıların hepsi öz Türkçe konuşurlar. İri yapılı adamlardır. Bunların hepsi yörüktür. Hayvancılıkla geçinirler, sürüleri vardır. Bir kısmı da kerestecilik ederler. Bunların giysileri Anadolu Türklerine benzer. Yaşayışları, hatta lehçeleri de aynıdır."
Atatürk'ün babasını ve büyükbabası "Kızıl Hafız Ahmet"i tanıyan eski Aydın Milletvekili Tahsin San Bey ve Eski Genel Müfettiş ve Milletvekili Tahsin Uzer'den Kılıç Ali'nin ve Tahsin San Bey'den E.B. Şapolyo'nun aktardığı bilgiler de Atatürk'ün baba soyunun "Anadolu'dan Rumeli'ye geçmiş olan Yörüklerden" olduğunu göstermektedir.
Atatürk'ün baba soyu, Konya/Karaman'dan gelerek Manastır ilinin Debre-i Bala Sancağı'na bağlı Kocacık'a yerleşti. Aile sonradan Selanik'e göçtü. Atatürk’ün büyükbabası Ahmet ve onun kardeşi Hafız Mehmet'in taşıdığı "kızıl" lakabı ve yerleştikleri nahiyenin adı olan "Kocacık"ın da gösterdiği üzere; Mustafa Kemal'in baba tarafından soyu Anadolu'nun da Türkleşmesinde önemli roller oynayan "Kızıl-Oğuz" öbür adıyla da "Kocacık Yörükleri Türkmenleri"nden gelmektedir.
Bugün nüfusu yaklaşık 2.100.000 olan Makedonya Cumhuriyeti içerisinde bir kısmı hâlâ konar-göçer yaşamı sürdüren Yörüklerle birlikte yaklaşık 200.000 dolayında Türk yaşamaktadır. Makedonya'nın her yanında dağınık olarak yaşayan Türklerin en yoğun olarak bulundukları yerler, Gostivar ve Üsküp gibi kentleriyle Makedonya’nın batısıdır. Bu kentlerden başka Kalkandelen, Ohri, Struga ve Debre, Jupa; Makedonya’nın doğusundaysa Manastır, Pirlepe, İştip, Ustrumca ve Kanatlar önemli Türk yerleşim birimleridir.
Sofya Bilimkenti (üniversitesi) profesörlerinden J. İvanof 1920'de Paris'te yayımlanan yapıtında, Türklerin Makedonya'ya yerleşimlerine ilişkin şu bilgileri vermektedir: "Türkler, 14. yüzyıldan itibaren ve Çirmen zaferinin ardından Makedonya'ya yerleşmeye başladırlar. Üsküp, Pirlepe, Köstendil, Drama gibi kentler bir ara tümüyle Türklerin yaşadığı kentler olur. Türk ordusunun fethettiği stratejik noktalar çevresinde hızla Türk kasabaları oluşturulur. Bunlar Anadolu'dan göçen Türklerdir. Göçen Türklerden kurulu yepyeni kentler oluşur : Yenice, Vardar.
Kentlerdeki Türk nüfusu zamanla karışık bir manzara sergiler. Fethin ardından, Hıristiyan yerliler İslam dinini benimserler. Hemen fetihten sonra göçmüş temiz Türk topluluğu çevresinde toplanırlar. Kentlerin dışında köyler çevresinde de Türk toplulukları oluşur. Bunlar Anadolu'dan göçmüş büyük kümelerdir. Onlara Yörük ve Konyar adını vermelerinin nedeni bu göçmenlerin Konya'dan gelmiş olmalarıdır. Yörükler ve Konyarlar Türkler gibi giyinip konuşan yerlilere (İslam’ı benimseyen Hıristiyanlara) karışmazlar. Bu Türk göçmen toplulukları üç büyük küme durumundadır :
1. Ege Denizi Kıyı Bölgesi: Rodoplardan denize dek iner. Selanik bölgesi dahil buraları tümüyle Türk'tür.
2. Sarıgöl Bölgesi: Burada Sarıgöl (Kayalar) Cuma gibi varsıl (zengin) Türk kasabaları vardır. Bu bölgelerdeki köylerin sayısı 130'dur.
3. Vardar Bölgesi: 240 Türk kasaba ve köyü vardır. Vardar ırmağının genellikle doğu kıyılarındadır.
Bu üç büyük göç kümesinden başka, daha ufak göç kümeleri de vardır ve bunlarsa dağınık yerleşmişlerdir : Vardar ırmağının aşağı kesimlerinde, Maya Dağı dolayındakiler, -Manastır Ovası'nda Kanatlı’da oturanlar, -Debre güneyinde, Kara Drin ırmağı geçitlerini tutanlar.
İşte Atatürk'ün dedelerinin Anadolu'dan gelerek yerleştikleri Osmanlı Devleti Döneminde Manastır iline bağlı dört sancaktan biri olan "Debre-i Bala"nın merkezi, bugün Makedonya'nın batısındaki Debre kentidir. Babası Ali Rıza Bey’in doğduğu "Kocacık" bucağı şimdi Jupa Bölgesi'nde yine aynı adla anılan bir köydür. Köyde şu anda Jupa Bölgesi Türk çocuklarının Türkçe eğitim gördükleri Necati Zekeriya Merkez İlkokulu adında bir okul da bulunmaktadır. Gazeteci Altan Araslı 1933 yılında Kocacık Köyü'ne giderek, burada Atatürk'ün büyükbabasının evini bulmuştur. "Atatürk'ün Büyükbabasının Evini Bulduk. Atamız Yörük Türkmeni" başlığıyla verilen haberde, Kocacıklılarla yapılan konuşmalar da göstermektedir ki Atatürk'ün baba soyuna ilişkin aktarılanlar doğrudur ve bunlar köydeki yaşlı insanlarca da anlatılmaktadır. Ayrıca, bugün yaşayan Kocacık köylülerinde de "Yörük, Türkmen ve Oğuz olma bilinci" vardır.
Araslı'nın Üsküp'te görüştüğü Kocacıklı Numan Kartal anlatıyor: "Ali Rıza Bey, Manastır ilinin Debre-i Bala Sancağı'na bağlı Kocacık'ta dünyaya geldi. Kocacık'ın nüfusu tümüyle Türk. Hepsi de Yörük Türkmenleri. Anadolu'dan geldiler. Bizler, Müslüman Oğuzların Türkmen boyundayız. Atatürk'ün büyükbabası, İşkodyalılar ailesinden, babaannesi ise Golalar ailesinden gelmektedir. İşkodyalılar, İşkodya'dan, Kocacık'a gelip yerleşen akıncı Türklerinin adıdır. Golalar ise "sınır gazileri" anlamını taşımaktadır. Dedesi, Kocacık'ın Taşlı Mahallesi'nden, babaannesi ise Yukarı Mahallesi'ndendir. Ayşe Hanım, Taşlı Mahallesi'ne gelin gelmiştir. Kızıl Hafız Mehmet Bey, Çınarlı Mahallesi'nde ilkokul öğretmenliği yapmış, Kocacık'ın Taşlı Mahallesi'nin üst yanında bir yokuş vardır. Önünde küçük bir derecik akar. Bu nedenle oraya Dere Mahallesi de denir. İşte Ata'nın büyükbabasının evi oradaydı. Kocacık'tan temelli göçtükleri zaman, evlerini Etem Malik'lere satmışlar. Malik'in oğlu Hayrettin İzmit'te oturmaktaydı."
Yine Üsküp'te yaşayan Kocacıklılardan Murat Ağa, Altan Araslı'ya şu bilgileri vermiştir: "Atatürk'ün büyükbabasının adı Kızıl Hafız Ahmet Bey’dir. Lakapları böyle. Ama, asıl hafız olan kardeşi Mehmet Bey'dir. Babaannesinin adı da Ayşe Hanım'dır. Daha sonraları Ahmet Bey'e 'firari' denmeye başlamış. Firari, Rumeli'de 'gurbetçi', 'gurbete çıkan' anlamına gelmektedir. Yalnız, Selanik'te olan bir olayla da bağlantılıdır. Kocacık'ın toprağı verimli değildir. Olanakları da kısıtlıdır. Bu nedenle, Ahmet Bey, Yukarı Mahalle'den Feyzullah Pehlivan ve Taşlı Mahallesi'nden Fazlı Ağa ile birlikte Selanik'e çalışmaya gitmişler.
Araslı'nın Üsküp'te görüştüğü bir başkası da Kocacık'ın Yukarı Mahallesinden, Dolaklar Ailesinden, Behlül ve Hatice kızı Maksude Yıldız'dır. Maksude Yıldız anlatıyor: "Harekat Ordusu'nun İstanbul'a yürüyüşü bütün Balkanlar'da heyecan yaratmıştı. Harekat Ordusu en güncel konuydu. Mensupları da ünlü olmuştu. Şevket Paşa'nın yaverinin Kocacıklı olduğunu öğrendik. Kimdir, neyin nesidir derken, Kızıl Hafız Ahmet Bey’in torunu, Ali Rıza'nın oğlu Mustafa Kemal olduğunu söylediler."
Gazeteci Altan Araslı, Üsküp'teki Kocacıklılar'dan bu bilgileri aldıktan sonra, Birlik Gazetesi (Üsküp'teki Türklerin yayınladıkları gazete) 'nden Remzi Canova’yla birlikte Rumeli'nin ünlü Kaz Dağları'nı, Maya Dağları'nı tırmana tırmana sarp bir dağ köyü olan Kocacık'a dört saatlik bir araba yolculuğundan sonra ulaşıyorlar. Burada kendilerine köylülerden İsmail Yahya, Atatürk'ün büyükbabasının evini gösteriyor. Onlar geçmişi konuşurlarken gelen yaşlı bir nine söze giriyor ve "Evladım doğrudur, onların eviydi." diyerek İsmail Yahya'nın sözlerini onaylıyor!
Atatürk'ün baba soyu Konya/Karaman'dan göçürülerek Makedonya'ya getirilmiştir. Manastır iline bağlı Debre-i Bala Sancağı'nın Kocacık bucağına yerleşen aile köyden ilk ayrılanlardan olmuş ve 1830'larda Selanik'e göçmüştür. Atatürk'ün babası Ali Rıza Bey burada 1839'da dünyaya gelmiştir. Ali Rıza Bey’in babası Kızıl Hafız Ahmet Bey’dir. Kızıl Hafız Ahmet Bey’in Kızıl Hafız Mehmet Emin Bey ve Nimeti Hanım adında iki kardeşi vardır. Atatürk'ün baba soyu, büyük amcası Kızıl Hafız Mehmet Emin Bey tarafından sürerek günümüze dek ulaşmıştır.
Hafız Mehmet Emin Bey’in oğlu Salih Bey ile Salih Bey’in ikinci eşi Müberra Hanım'dan süren aile, torunlarla yedinci kuşağa ulaşmış bulunuyor. Belgelerden Atatürk'ün Müberra Hanım'a "Yenge" dediğini biliyoruz. Bunların beş çocuğundan biri olan Necati Erbatur, 28 Eylül 1927'de Dolmabahçe Sarayı'nda nişanlanmış; öbür çocukları Vüsat Erbatur'un kızı Nesrin hanım ile Feridun Söğütlügil’in nikahları 2 Ekim 1937'de Park Otel'de yapılmış ve Atatürk bu nikah törenine katılmıştır.
H.Cem KANIBİR (Türkbilimci)
(KIZIL OĞUZ - KOCACIK YÖRÜKLERİ): Atatürk'ün soyuyla ilgili, elimizdeki en sağlam bilgiler; öncelikle kendisinin, annesinin, kardeşi Makbule Hanım'ın anlattıkları, ikinci olarak da kendisini ve ailesini tanıyan Hacı Mehmet Somer gibi Atatürk’ün kimi çocukluk arkadaşlarının verdiği bilgilerdir. Atatürk de dahil aile bireylerinin tümünde güçlü bir "Yörük, Türkmen olma" bilinci vardır: Makbule Hanım, E.B. Şapolyo'nun sorduğu "Babanız nerelidir?" sorusuna şu yanıtı vermiştir: "Babam Ali Rıza Bey yerli olarak Selaniklidir. Kendileri Yörük Türk’ü soyundandır. Annem her zaman Yörük Türk’ü olmakla övünürdü. Bir gün Atatürk'e "Yörük nedir?" diye sordum. Ağabeyim de bana 'Yürüyen Türkler' dedi." Yine Şapolyo'nun Ruşen Eşref Ünaydın'dan aktardığına göre, "Atatürk çok kez benim atalarım Anadolu'dan Rumeli'ye gelmiş Yörük Türkmenlerindendir" derlerdi.
Atatürk'ün baba soyuyla ilgili önemli bilgileri verenlerden biri de Atatürk’ün Selanik'ten mahalle ve okul arkadaşı, eski milletvekillerinden Hacı Mehmet Somer Bey'dir. Somer'e göre; "Atatürk'ün atalarına ilişkin benim bildiğim şunlar: Atatürk'ün ataları Anadolu'dan gelerek Manastır ilinin Debre-i Bala Sancağı'na bağlı Kocacık bucağına yerleşmişlerdir. Bunları ben Selanik'in yaşlılarından duymuştum. Kocacıklıların hepsi öz Türkçe konuşurlar. İri yapılı adamlardır. Bunların hepsi yörüktür. Hayvancılıkla geçinirler, sürüleri vardır. Bir kısmı da kerestecilik ederler. Bunların giysileri Anadolu Türklerine benzer. Yaşayışları, hatta lehçeleri de aynıdır."
Atatürk'ün babasını ve büyükbabası "Kızıl Hafız Ahmet"i tanıyan eski Aydın Milletvekili Tahsin San Bey ve Eski Genel Müfettiş ve Milletvekili Tahsin Uzer'den Kılıç Ali'nin ve Tahsin San Bey'den E.B. Şapolyo'nun aktardığı bilgiler de Atatürk'ün baba soyunun "Anadolu'dan Rumeli'ye geçmiş olan Yörüklerden" olduğunu göstermektedir.
Atatürk'ün baba soyu, Konya/Karaman'dan gelerek Manastır ilinin Debre-i Bala Sancağı'na bağlı Kocacık'a yerleşti. Aile sonradan Selanik'e göçtü. Atatürk’ün büyükbabası Ahmet ve onun kardeşi Hafız Mehmet'in taşıdığı "kızıl" lakabı ve yerleştikleri nahiyenin adı olan "Kocacık"ın da gösterdiği üzere; Mustafa Kemal'in baba tarafından soyu Anadolu'nun da Türkleşmesinde önemli roller oynayan "Kızıl-Oğuz" öbür adıyla da "Kocacık Yörükleri Türkmenleri"nden gelmektedir.
Bugün nüfusu yaklaşık 2.100.000 olan Makedonya Cumhuriyeti içerisinde bir kısmı hâlâ konar-göçer yaşamı sürdüren Yörüklerle birlikte yaklaşık 200.000 dolayında Türk yaşamaktadır. Makedonya'nın her yanında dağınık olarak yaşayan Türklerin en yoğun olarak bulundukları yerler, Gostivar ve Üsküp gibi kentleriyle Makedonya’nın batısıdır. Bu kentlerden başka Kalkandelen, Ohri, Struga ve Debre, Jupa; Makedonya’nın doğusundaysa Manastır, Pirlepe, İştip, Ustrumca ve Kanatlar önemli Türk yerleşim birimleridir.
Sofya Bilimkenti (üniversitesi) profesörlerinden J. İvanof 1920'de Paris'te yayımlanan yapıtında, Türklerin Makedonya'ya yerleşimlerine ilişkin şu bilgileri vermektedir: "Türkler, 14. yüzyıldan itibaren ve Çirmen zaferinin ardından Makedonya'ya yerleşmeye başladırlar. Üsküp, Pirlepe, Köstendil, Drama gibi kentler bir ara tümüyle Türklerin yaşadığı kentler olur. Türk ordusunun fethettiği stratejik noktalar çevresinde hızla Türk kasabaları oluşturulur. Bunlar Anadolu'dan göçen Türklerdir. Göçen Türklerden kurulu yepyeni kentler oluşur : Yenice, Vardar.
Kentlerdeki Türk nüfusu zamanla karışık bir manzara sergiler. Fethin ardından, Hıristiyan yerliler İslam dinini benimserler. Hemen fetihten sonra göçmüş temiz Türk topluluğu çevresinde toplanırlar. Kentlerin dışında köyler çevresinde de Türk toplulukları oluşur. Bunlar Anadolu'dan göçmüş büyük kümelerdir. Onlara Yörük ve Konyar adını vermelerinin nedeni bu göçmenlerin Konya'dan gelmiş olmalarıdır. Yörükler ve Konyarlar Türkler gibi giyinip konuşan yerlilere (İslam’ı benimseyen Hıristiyanlara) karışmazlar. Bu Türk göçmen toplulukları üç büyük küme durumundadır :
1. Ege Denizi Kıyı Bölgesi: Rodoplardan denize dek iner. Selanik bölgesi dahil buraları tümüyle Türk'tür.
2. Sarıgöl Bölgesi: Burada Sarıgöl (Kayalar) Cuma gibi varsıl (zengin) Türk kasabaları vardır. Bu bölgelerdeki köylerin sayısı 130'dur.
3. Vardar Bölgesi: 240 Türk kasaba ve köyü vardır. Vardar ırmağının genellikle doğu kıyılarındadır.
Bu üç büyük göç kümesinden başka, daha ufak göç kümeleri de vardır ve bunlarsa dağınık yerleşmişlerdir : Vardar ırmağının aşağı kesimlerinde, Maya Dağı dolayındakiler, -Manastır Ovası'nda Kanatlı’da oturanlar, -Debre güneyinde, Kara Drin ırmağı geçitlerini tutanlar.
İşte Atatürk'ün dedelerinin Anadolu'dan gelerek yerleştikleri Osmanlı Devleti Döneminde Manastır iline bağlı dört sancaktan biri olan "Debre-i Bala"nın merkezi, bugün Makedonya'nın batısındaki Debre kentidir. Babası Ali Rıza Bey’in doğduğu "Kocacık" bucağı şimdi Jupa Bölgesi'nde yine aynı adla anılan bir köydür. Köyde şu anda Jupa Bölgesi Türk çocuklarının Türkçe eğitim gördükleri Necati Zekeriya Merkez İlkokulu adında bir okul da bulunmaktadır. Gazeteci Altan Araslı 1933 yılında Kocacık Köyü'ne giderek, burada Atatürk'ün büyükbabasının evini bulmuştur. "Atatürk'ün Büyükbabasının Evini Bulduk. Atamız Yörük Türkmeni" başlığıyla verilen haberde, Kocacıklılarla yapılan konuşmalar da göstermektedir ki Atatürk'ün baba soyuna ilişkin aktarılanlar doğrudur ve bunlar köydeki yaşlı insanlarca da anlatılmaktadır. Ayrıca, bugün yaşayan Kocacık köylülerinde de "Yörük, Türkmen ve Oğuz olma bilinci" vardır.
Araslı'nın Üsküp'te görüştüğü Kocacıklı Numan Kartal anlatıyor: "Ali Rıza Bey, Manastır ilinin Debre-i Bala Sancağı'na bağlı Kocacık'ta dünyaya geldi. Kocacık'ın nüfusu tümüyle Türk. Hepsi de Yörük Türkmenleri. Anadolu'dan geldiler. Bizler, Müslüman Oğuzların Türkmen boyundayız. Atatürk'ün büyükbabası, İşkodyalılar ailesinden, babaannesi ise Golalar ailesinden gelmektedir. İşkodyalılar, İşkodya'dan, Kocacık'a gelip yerleşen akıncı Türklerinin adıdır. Golalar ise "sınır gazileri" anlamını taşımaktadır. Dedesi, Kocacık'ın Taşlı Mahallesi'nden, babaannesi ise Yukarı Mahallesi'ndendir. Ayşe Hanım, Taşlı Mahallesi'ne gelin gelmiştir. Kızıl Hafız Mehmet Bey, Çınarlı Mahallesi'nde ilkokul öğretmenliği yapmış, Kocacık'ın Taşlı Mahallesi'nin üst yanında bir yokuş vardır. Önünde küçük bir derecik akar. Bu nedenle oraya Dere Mahallesi de denir. İşte Ata'nın büyükbabasının evi oradaydı. Kocacık'tan temelli göçtükleri zaman, evlerini Etem Malik'lere satmışlar. Malik'in oğlu Hayrettin İzmit'te oturmaktaydı."
Yine Üsküp'te yaşayan Kocacıklılardan Murat Ağa, Altan Araslı'ya şu bilgileri vermiştir: "Atatürk'ün büyükbabasının adı Kızıl Hafız Ahmet Bey’dir. Lakapları böyle. Ama, asıl hafız olan kardeşi Mehmet Bey'dir. Babaannesinin adı da Ayşe Hanım'dır. Daha sonraları Ahmet Bey'e 'firari' denmeye başlamış. Firari, Rumeli'de 'gurbetçi', 'gurbete çıkan' anlamına gelmektedir. Yalnız, Selanik'te olan bir olayla da bağlantılıdır. Kocacık'ın toprağı verimli değildir. Olanakları da kısıtlıdır. Bu nedenle, Ahmet Bey, Yukarı Mahalle'den Feyzullah Pehlivan ve Taşlı Mahallesi'nden Fazlı Ağa ile birlikte Selanik'e çalışmaya gitmişler.
Araslı'nın Üsküp'te görüştüğü bir başkası da Kocacık'ın Yukarı Mahallesinden, Dolaklar Ailesinden, Behlül ve Hatice kızı Maksude Yıldız'dır. Maksude Yıldız anlatıyor: "Harekat Ordusu'nun İstanbul'a yürüyüşü bütün Balkanlar'da heyecan yaratmıştı. Harekat Ordusu en güncel konuydu. Mensupları da ünlü olmuştu. Şevket Paşa'nın yaverinin Kocacıklı olduğunu öğrendik. Kimdir, neyin nesidir derken, Kızıl Hafız Ahmet Bey’in torunu, Ali Rıza'nın oğlu Mustafa Kemal olduğunu söylediler."
Gazeteci Altan Araslı, Üsküp'teki Kocacıklılar'dan bu bilgileri aldıktan sonra, Birlik Gazetesi (Üsküp'teki Türklerin yayınladıkları gazete) 'nden Remzi Canova’yla birlikte Rumeli'nin ünlü Kaz Dağları'nı, Maya Dağları'nı tırmana tırmana sarp bir dağ köyü olan Kocacık'a dört saatlik bir araba yolculuğundan sonra ulaşıyorlar. Burada kendilerine köylülerden İsmail Yahya, Atatürk'ün büyükbabasının evini gösteriyor. Onlar geçmişi konuşurlarken gelen yaşlı bir nine söze giriyor ve "Evladım doğrudur, onların eviydi." diyerek İsmail Yahya'nın sözlerini onaylıyor!
Atatürk'ün baba soyu Konya/Karaman'dan göçürülerek Makedonya'ya getirilmiştir. Manastır iline bağlı Debre-i Bala Sancağı'nın Kocacık bucağına yerleşen aile köyden ilk ayrılanlardan olmuş ve 1830'larda Selanik'e göçmüştür. Atatürk'ün babası Ali Rıza Bey burada 1839'da dünyaya gelmiştir. Ali Rıza Bey’in babası Kızıl Hafız Ahmet Bey’dir. Kızıl Hafız Ahmet Bey’in Kızıl Hafız Mehmet Emin Bey ve Nimeti Hanım adında iki kardeşi vardır. Atatürk'ün baba soyu, büyük amcası Kızıl Hafız Mehmet Emin Bey tarafından sürerek günümüze dek ulaşmıştır.
Hafız Mehmet Emin Bey’in oğlu Salih Bey ile Salih Bey’in ikinci eşi Müberra Hanım'dan süren aile, torunlarla yedinci kuşağa ulaşmış bulunuyor. Belgelerden Atatürk'ün Müberra Hanım'a "Yenge" dediğini biliyoruz. Bunların beş çocuğundan biri olan Necati Erbatur, 28 Eylül 1927'de Dolmabahçe Sarayı'nda nişanlanmış; öbür çocukları Vüsat Erbatur'un kızı Nesrin hanım ile Feridun Söğütlügil’in nikahları 2 Ekim 1937'de Park Otel'de yapılmış ve Atatürk bu nikah törenine katılmıştır.
H.Cem KANIBİR (Türkbilimci)
Kronolojik Sıraya Göre Hayatı
1881
Mustafa'nin Selanik'te dünyaya gelmesi.
1893
Mustafa Selanik'teki Askeri Hazirlik Okuluna baslar ve burada ögretmeni
tarafindan kendisine ikinci ismi "Kemal" verilir.
1895
Mustafa Kemal Manastirdaki Askeri Liseye baslar.
1899
Mustafa Kemal Istanbul'da Harbiye'nin hazirlik sinifina baslar.
1902
Mustafa Kemal Harbiye'den mezun olur ve buradan sonra Harp Akademisine
devam eder.
11 Ocak 1905
Mustafa Kemal Harp Akademisinden Kurmay Yüzbasi olarak mezun
olur ve Sam'da bulunan Besinci Orduda görev almak üzere Sam'a gönderilir.
Ekim 1906
Mustafa Kemal ve arkadaslari Sam'da "Vatan ve Hürriyet" adiyla gizli bir
dernek kurarlar.
Eylül 1907
Mustafa Kemal Üçüncü Orduya tayin edilir ve Selanik'e gönderilir.
13 Eylül 1911
Mustafa Kemal Istanbul'daki Genel Kurmaya tayin edilir.
9 Ocak 1912
Mustafa Kemal Libya'daki Tobruk taarruzunu basarili bir sekilde yönetir.
25 Kasim 1912
Mustafa Kemal Hareket Baskani olarak Akdeniz Bogazlari özel Kuvvetlerine
atanir.
27 Ekim 1913
Mustafa Kemal Sofya'ya Askeri Atase olarak atanir.
25 Nisan 1915
Ittifak Devletleri Ariburnuna çikarma yaparlar ve Mustafa Kemal Tümeni
ile ilerlemelerini durdurur.
9 Agustos 1915
Mustafa Kemal Anafartalar Grup Kumandanligina getirilir.
1 Nisan 1916
Mustafa Kemal Tuggenerallige terfi eder.
6-7 Agustos 1916
Mustafa Kemal Bitlis ve Mus'u düsmandan geri alir.
31 Ekim 1918
Mustafa Kemal Yildirim Ordulari Grup Kumandani olur.
30 Nisan 1919
Mustafa Kemal Erzurum'da bulunan Dokuzuncu Orduya genis yetkilerle
Müfettis olarak atanir.
16 Mayis 1919
Mustafa Kemal Istanbul'u terkeder.
19 Mayis 1919
Mustafa Kemal Samsun'a ayak basar.
8 Temmuz 1919
Mustafa Kemal gerek Üçüncü Ordu Müfettisligi görevinden gerekse
ordudan istifa eder.
23 Temmuz 1919
Mustafa Kemal Erzurum Kongresi Baskanligina getirilir.
4 Eylül 1919
Mustafa Kemal Sivas Kongresi Baskanligina getirilir.
27 Aralik 1919
Mustafa Kemal Icra Heyeti ile Ankara'ya gelir.
23 Nisan 1920
Mustafa Kemal Ankara'da Türkiye Büyük Millet Meclisini açar.
11 Mayis 1920
Mustafa Kemal Istanbul hükümeti tarafindan ölüme mahkum edilir.
5 Agustos 1921
Mustafa Kemal Büyük Millet Meclisi tarafindan Baskumandan olarak atanir.
23 Agustos 1921
Türk birliklerinin Mustafa Kemal tarafindan yönetildigi Sakarya savasi baslar.
19 Eylül 1921
Büyük Millet Meclisi, Mustafa Kemal'e Maresal rütbesi ile Gazi
unvanini verir.
26 Agustos 1922
Gazi Mustafa Kemal Büyük Taarruzu Kocatepe'den yönetmeye baslar.
30 Agustos 1922
Gazi Mustafa Kemal Pasa Dumlupinar savasini kazanir.
10 Eylül 1922
Gazi Mustafa Kemal Izmir'e girer.
1 Kasim 1922
Büyük Millet Meclisi, Gazi Mustafa Kemal'in Hilafetin kaldirilmasi
Yönündeki önerisini kabul eder.
14 Ocak 1923
Mustafa Kemal'in annesi Zübeyde Hanim Izmir'de vefat eder.
29 Ekim 1923
Türkiye Cumhuriyetinin ilan edilmesi ve Gazi Mustafa Kemal'in
ilk Cumhurbaskani seçilmesi.
24 Agustos 1924
Gazi Mustafa Kemal Istanbul Sarayburnu'nda ilk kez sapka giyer.
9 Agustos 1928
Gazi Mustafa Kemal Sarayburnu'nda yeni Türk Alfabesi ile ilgili konusma yapar.
12 Nisan 1931
Gazi Mustafa Kemal Türk Tarih Kurumunu kurar.
12 Temmuz 1932
Gazi Mustafa Kemal Türk Dil Kurumunu kurar.
16 Haziran 1934
Büyük Millet Meclisi bir yasa geçirerek Gazi Mustafa Kemal'e "Atatürk"
soyadini verme karari alir.
10 Kasim 1938
Atatürk vefat eder.
1881
Mustafa'nin Selanik'te dünyaya gelmesi.
1893
Mustafa Selanik'teki Askeri Hazirlik Okuluna baslar ve burada ögretmeni
tarafindan kendisine ikinci ismi "Kemal" verilir.
1895
Mustafa Kemal Manastirdaki Askeri Liseye baslar.
1899
Mustafa Kemal Istanbul'da Harbiye'nin hazirlik sinifina baslar.
1902
Mustafa Kemal Harbiye'den mezun olur ve buradan sonra Harp Akademisine
devam eder.
11 Ocak 1905
Mustafa Kemal Harp Akademisinden Kurmay Yüzbasi olarak mezun
olur ve Sam'da bulunan Besinci Orduda görev almak üzere Sam'a gönderilir.
Ekim 1906
Mustafa Kemal ve arkadaslari Sam'da "Vatan ve Hürriyet" adiyla gizli bir
dernek kurarlar.
Eylül 1907
Mustafa Kemal Üçüncü Orduya tayin edilir ve Selanik'e gönderilir.
13 Eylül 1911
Mustafa Kemal Istanbul'daki Genel Kurmaya tayin edilir.
9 Ocak 1912
Mustafa Kemal Libya'daki Tobruk taarruzunu basarili bir sekilde yönetir.
25 Kasim 1912
Mustafa Kemal Hareket Baskani olarak Akdeniz Bogazlari özel Kuvvetlerine
atanir.
27 Ekim 1913
Mustafa Kemal Sofya'ya Askeri Atase olarak atanir.
25 Nisan 1915
Ittifak Devletleri Ariburnuna çikarma yaparlar ve Mustafa Kemal Tümeni
ile ilerlemelerini durdurur.
9 Agustos 1915
Mustafa Kemal Anafartalar Grup Kumandanligina getirilir.
1 Nisan 1916
Mustafa Kemal Tuggenerallige terfi eder.
6-7 Agustos 1916
Mustafa Kemal Bitlis ve Mus'u düsmandan geri alir.
31 Ekim 1918
Mustafa Kemal Yildirim Ordulari Grup Kumandani olur.
30 Nisan 1919
Mustafa Kemal Erzurum'da bulunan Dokuzuncu Orduya genis yetkilerle
Müfettis olarak atanir.
16 Mayis 1919
Mustafa Kemal Istanbul'u terkeder.
19 Mayis 1919
Mustafa Kemal Samsun'a ayak basar.
8 Temmuz 1919
Mustafa Kemal gerek Üçüncü Ordu Müfettisligi görevinden gerekse
ordudan istifa eder.
23 Temmuz 1919
Mustafa Kemal Erzurum Kongresi Baskanligina getirilir.
4 Eylül 1919
Mustafa Kemal Sivas Kongresi Baskanligina getirilir.
27 Aralik 1919
Mustafa Kemal Icra Heyeti ile Ankara'ya gelir.
23 Nisan 1920
Mustafa Kemal Ankara'da Türkiye Büyük Millet Meclisini açar.
11 Mayis 1920
Mustafa Kemal Istanbul hükümeti tarafindan ölüme mahkum edilir.
5 Agustos 1921
Mustafa Kemal Büyük Millet Meclisi tarafindan Baskumandan olarak atanir.
23 Agustos 1921
Türk birliklerinin Mustafa Kemal tarafindan yönetildigi Sakarya savasi baslar.
19 Eylül 1921
Büyük Millet Meclisi, Mustafa Kemal'e Maresal rütbesi ile Gazi
unvanini verir.
26 Agustos 1922
Gazi Mustafa Kemal Büyük Taarruzu Kocatepe'den yönetmeye baslar.
30 Agustos 1922
Gazi Mustafa Kemal Pasa Dumlupinar savasini kazanir.
10 Eylül 1922
Gazi Mustafa Kemal Izmir'e girer.
1 Kasim 1922
Büyük Millet Meclisi, Gazi Mustafa Kemal'in Hilafetin kaldirilmasi
Yönündeki önerisini kabul eder.
14 Ocak 1923
Mustafa Kemal'in annesi Zübeyde Hanim Izmir'de vefat eder.
29 Ekim 1923
Türkiye Cumhuriyetinin ilan edilmesi ve Gazi Mustafa Kemal'in
ilk Cumhurbaskani seçilmesi.
24 Agustos 1924
Gazi Mustafa Kemal Istanbul Sarayburnu'nda ilk kez sapka giyer.
9 Agustos 1928
Gazi Mustafa Kemal Sarayburnu'nda yeni Türk Alfabesi ile ilgili konusma yapar.
12 Nisan 1931
Gazi Mustafa Kemal Türk Tarih Kurumunu kurar.
12 Temmuz 1932
Gazi Mustafa Kemal Türk Dil Kurumunu kurar.
16 Haziran 1934
Büyük Millet Meclisi bir yasa geçirerek Gazi Mustafa Kemal'e "Atatürk"
soyadini verme karari alir.
10 Kasim 1938
Atatürk vefat eder.





