Selanik Mübadilleri: Gelenek ve Göreneklerimiz
Gelenek ve Göreneklerimiz
Mübadillerde Sosyal Yaşam
Samsunlu Mübadiller, etnik olarak Anadolu Türkleri ile hemen hemen aynı köklere dayanırlar. Bu nedenle gelenek görenek ve sosyal yapı olarak yerli halkla aralarındaki farklar nüanslara dayanır. Bu nüanslar da çok kültürlü ve çok dinli bir bölgede yüzlerce yıl yaşamış olmanın toplumsal izleri ile açıklanabilir. Yabancı ve dikkatsiz bir göz, yerliler ile mübadiller arasındaki bu ince ayrımları kolayca tespit edemez. Bu farklı renkleri, yıllarca beraber yaşadıkları için yerli Samsunlular ayırabilir; ancak bu farkları birebir ortaya koymak için daha sosyolojik bir bakış açısıyla araştırma yapmak gerekir.
Mübadillerin Yerleşim Alanları
Mübadiller, diğer vatandaşlarımıza göre evlerini birbirine yakın kurarlar. Uzaktan bakıldığında, bir mübadil köyünü bitişik bahçelere sahip evleri görür görmez ayırabilirsiniz. (Çoğunlukla doğu Karadenizlilerin evleri son derece birbirinden uzaktır. Yerlilerin evleri ise nispeten birbirine daha yakındır ama mübadillerin köyleri birbiriyle iç içedir.)
Evlerin böylesine yakın olmasının birinci nedeni, Rumeli tarafındaki yerleşim alanlarının Anadolu’dakilere oranla daha kentli bir kimlik taşımalarıdır.
Rumeli köylerinde eskiden de tarım ve hayvancılık dışındaki iş kollarından geçimliğini sağlayanlar varmış. Örneğin, nispeten bir dağ köyü olan Muratlı’nın ortasında bir işlik olduğu ve burada bir ailenin geçimini ustalık yaparak kazandığı anlatılır. Bulgaristan ve Yunanistan’daki Türk köyleri incelendiğinde bugün de köylerde esnafların olduğu, hatta kafeterya gibi Anadolu’da küçük kasabalarda hala rastlanmayan iş yerlerinin bulunduğu görülür. Bir esnaf kültürünün oluşması için yoğun nüfus, alışveriş kültürü ve usta-çırak bağının uzun yıllar boyunca sürebilmesi gerektiği dikkate alınırsa, Balkan Türkleri’nin çok eski tarihlerden beri kalabalık ve birleşik nizama sahip köylerde oturduğu sonucu çıkartılabilir.
Samsun’a iskan edilen mübadillerin mesleklere göre dağılımı incelendiğinde, arabacı, bahçıvan, manifaturacı, bakkal, kunduracı, demirci, kebapçı, marangoz, limonatacı, cambaz, otelci, saatçi gibi bir çok değişik meslek grubundan usta ve esnafın olduğu görülür. Bu ilginç örnekler, mübadillerin Anadolu’nun yerli unsurlarına oranla çok daha kentli vasıflar taşıdığını kanıtlamaktadır.
Balkan Türkleri’nin birleşik nizama sahip evlerden oluşan yerleşim alanlarında oturmalarının en önemli nedeninin Balkan topraklarının kanlı tarihi olduğu güçlü bir tezdir. Hristiyan ve Yahudi komşuları ile yüzlerce yıl hiç kaynaşmayan Türkler, tarih boyunca gerek bu yabancı unsurlardan kaynaklanan tehditler, gerekse devlet otoritesinin zayıfladığı 19. yüzyılda iyice yayılan eşkıyalıktan korunmak için birbirlerine yakın oturmayı tercih etmiş olabilirler. Mübadele gibi son derece acı bir tecrübe sonrası bu yakın oturma geleneğinin pekişmesine şaşırmamak gerekir.
Mübadillerde Aile Yapısı
Aile, Türk-İslam toplumunun temelidir. Mübadiller için de bu genel anlayış aynıdır.
Samsun’a yerleşen 1. kuşak mübadiller arasında büyükbaba – büyükanne – erkek çocuklar ve gelinler, torunlardan oluşan geniş aile yapısının yaygın olduğu bilinir.
Oysa, ilk mübadillerin aile yapısı incelendiğinde büyük aile kavramının bu kadar yaygın olmadığı görülmektedir. Örneğin 1924’te Ökse’ye yerleştirilen mübadillerin iskan defterine göre 132 hanede 476 mübadil vardır. Ailelerdeki fert sayısının 1 ile 8 arası değiştiği ve ortalamanın 3,6 kişi civarında olduğu görülür ki bu neredeyse çekirdek aile yapısının varlığını ispatlamaktadır. Ailelerin %69’u anne, baba ve çocuklardan oluşmaktadır.
Çekirdek aileden büyük aile yapısına geçişin 1. kuşaklar döneminde geliştiği görülür. Bunun nedenleri, emek yoğun bir iş olan tütüncülüğün gelişmesi, mübadelenin yarattığı toplumsal psikoloji, fakirlik nedeniyle yeni evlerin yapılamayışı ve arazilerin parçalanmasının engellenmeye çalışılması olabilir.
İlk mübadiller arasında bayanlar arasında evlilik yaşının 13-15 arasında olduğu, erkeklerin ise biraz daha yaşlı evlendikleri görülür. Çok eşliliğe ve akraba evliliğine rastlanmaz.
Mübadele sonrası yaygınlaşan büyük aile anlayışının 2. Dünya savaşından sonra bozulduğu ve yeniden çekirdek aileye dönüşün arttığı görülür.
Mübadele sonrası yerli nüfusla mübadiller arası evliliklerin pek olmadığı anlaşılmaktadır. Mübadiller, kadına değer vermediklerine inandıkları yerlilere kız vermek istememişler, yerliler de kültürlerini çok yabancı buldukları Rumeli göçmenlerine karışmak istememişlerdir. Ancak zamanla bu anlayış kırılmıştır. Bugün, mübadillerin ve diğer unsurların büyük ölçüde karıştığı ve saf mübadil olan 3. ve 4. kuşakların büyük ölçüde azaldığı görülmektedir.
Samsun’da yaşayan diğer etnik kültürler arasında “mübadile kız ver, ama mübadilden kız alma” diye özetlenebilecek bir anlayış vardır. Bunun nedeni, mübadil erkeklerinin eşlerine çok değer vermeleri ve uyum göstermeleridir. Ailelerinden bu terbiyeyi alan mübadil kızlarının ise, mübadil olmayan ailelere gelin gitmeleri durumunda, kendilerini ezdirmeyen ve aileyi ilgilendiren meselelerde karar alma sürecine katılmak isteyen duruşlarını devam ettirmeleri yadırganabilmektedir.
Mübadil Evleri
Mübadillerin bir kısmı, ilk yerleşimlerinde Rumlar’dan kalan evlerde iskan edilmişlerse de bu daha çok kent merkezinde oturanlar için geçerlidir. Çünkü Rumlar ayrılırken bilhassa köylerde pek sağlam ev de bırakmamışlardı. Sağlam kalan evlerde Türk mübadillerin oturmayı pek istemedikleri de anlatılır. Bunun nedeni, Rumlar’ın yüzlerce yıllık anılarının üzerine yeni bir yuva kurmanın psikolojik zorlukları olduğu kadar “yavur evinde cin olurmuş” gibi batıl inançların tesirleri olabilir.
Birçok mübadil köyü, Rum köylerinin çok yakınına kurulmuş olsa da genellikle tam üzerine kurulmamıştır. Bazı köyler, Rumlar’dan kalan kiliseleri camiye dönüştürmüşlerdir. Ancak Rum evlerine yerleşen köylü nüfus pek azdır.
Mübadele sonrası mübadillere hükümet tarafından evler inşa edilmiştir. Bugün çok azı ayakta kalan bu evlere cumhuriyet evi adı takılmıştır.
Mübadillerin evlerinin altlarında “hane altı” denen ve çoğunlukla hayvan beslemekte ya da tütün bastırmakta kullanılan bir bölüm olur. Girişte bulunan ve çoğunlukla bir oda büyüklüğündeki geniş koridor – antreye “hani” denir. Oturma odaları, “mağaza” diye adlandırılır.
Mübadillerin “harim” dedikleri bahçede mutlaka çiçek saksıları, meyve ağacı ve kara üzüm bağı gibi hem göz estetiğine hitap eden hem de yaşam kalitesini arttıran izlere rastlanır. Mübadillerin evlerinin temizliği ve bahçelerinin güzelliği, tüm yörede takdir edilen bir özellikleridir.
Mübadillerde Komşuluk İlişkileri
Mübadiller, birleşik nizam bahçelerde yaşamanın etkisi ile komşuluk ilişkileri gelişmiş bir toplumdur. Komşu aileler, birbirleri ile günlük hayatta sürekli yardımlaşırlar. Ayrıca, komşu evde yaşanan her türlü özel güne kendilerininmiş gibi sahiplenilir.
Komşu evde düğün varken günler önceden yardıma koşulur, iş güç azaltılıp komşuya yardım etmeye vakit ayrılır.
Cenazelerde de yine gündelik işler terk edilerek yardıma koşulur, yemek pişirilir. Cenaze evine birkaç gün yatsı namazı sonrası topluca gidilip kuran okumak adettendir.
Ağır hasta olan varsa komşuya geçmiş olsuna gidilir. Çok yakın komşular, her gün en az bir kez ziyarete gelir.
Toplumun genelini ilgilendiren meselelerde imece kültürü yaygındır. Birçok mübadil köyü, tüm yokluğa karşın okullarını devletten katkı almadan yapmışlardır. Ayrıca köy yollarının açılması ve onarımında imece yapıldığı bilinir.
Mübadiller, akşam evlerine getirdikleri tütün bohçalarını genellikle birbirlerinin evlerine getirir, hem komşusuyla sohbet eder hem de tütün dizerlerdi. Bir ailenin bohçası bittiğinde öbür aile, diğerine yardım ederdi.
Mübadillerde Miras Paylaşımı
Mübadillerde komşular arası arazi uyuşmazlıklarına çok rastlanmaz; ancak miras paylaşımından dolayı aile içi arazi anlaşmazlıklarına rastlanmaktadır. Bunun nedeni, aile reisinin henüz sağken arazileri çocukları arasında paylaştırma geleneğidir. Aile büyüklerinin yaptığı paylaştırmalar, çoğunlukla yasal mevzuata uyumlu değildir. Arazilerin bütünlüğünü bölmeden tarlaları dağıtma anlayışına karşın yasaların her bir tarlayı mirasçılar arasında paylaştırma biçiminde oluşu, aile içi arazi uyuşmazlıklarının temel nedeni olmaktadır.
Buna karşın mübadillerde çoğunlukla erkek ve kız çocuklara eşit miras bırakma anlayışı vardır. Şüphesiz bunun da istisnaları, bilhassa zengin yere gelin giden kızlara pay vermekte isteksiz davranma ya da okuyan evlada daha az pay bırakma biçiminde olmuştur.
Mübadillerde Cenaze Adetleri
Mübadiller ölüme geniş bir tefekkürle yaklaşır. Yüksek sesle ağlamak, çığlık atmak, ağıt yakmak ayıplanır, hatta günah olduğu düşünülür. Cenazelere mümkün olduğu kadar herkes katılır, önemli kalabalıklar oluşur.
Mübadillerde köy mezarlıkları genellikle köyün oldukça dışında ve yeşil bir tepenin üzerindedir. Mübadillerin en güzel arazileri mezarlık yaptıklarını söyleyenler de vardır. Gerçekten, Hasköy, Düvecik, Çırakman, Asarağaç gibi köylerin mezarlıklarının son derece güzel manzaralı ve verimli yerlerde olduğu görülmektedir. Yine köye çok yakın olmayan mezarlığa sahip olan köylerde, cenaze namazlarının camide kılınmayıp mezarlıkta kılındığı görülür.
Sünni İslam ritüellerine titizlikle uyulan cenaze merasimleri sonrası mezarın üzerini örten kürek, yeşil bir örtüye sarılmış sürahiden dökülen temiz ve bol suyla mezarın üzerine akıtılarak yıkanır. Ayrıca mezarın yanına hayvanların içmesi için su kabı konur, bu kap yağmurda dolacak bir pozisyonda yerleştirilir. Cenazeden birkaç gün sonra, Mezarların üzerine çiçek dikmek hala uygulanan bir gelenektir.
Ölünün eşyaları, fakirler arasında pay edilir. Ayrıca, ölü henüz evinden çıkmadan devir denen bir işlem yapılır. Devir için camide imam tarafından ölünün yakınlarından alınan bir miktar para elden ele dolaştırılarak cemaat arasında dağıtılır. Bu paranın miktarı ölenin yaşı ve mirası ile orantılı tayin edilir. Devirin amacı, ölenin kılamadığı namaz, tutamadığı oruç gibi ibadetlerine karşılık bir çeşit kefaret ödenmesidir. Ne kadar çok elden ele para çevrilirse o kadar makbul olduğuna inanılır. Devir geleneğinin son yıllarda resmi atama ile köylere gelen imamların telkini ile ortadan kalkmakta olduğu görülmektedir.
Mübadillere Özgü Bayramlar
Mübadillerin memleketten getirdiği geleneklerden birisi de yöresel kutlanan bayramlardır. Bu geleneksel bayramlardan ilki, gölle bayramıdır. 6 Mayıstaki hıdrellez günü kutlanan gölle bayramında, köy halkı, evlerinden getirdikleri malzemeler ile hep birlikte gölle denen ve mısır tanelerinin haşlanması ile elde edilen yöresel yemeği paylaşarak yer. Gölle yemeğinin bir bölümü de muhakkak evlere geri götürülür. Böylece bereketin artacağı düşülür.
Yöresel bayramlardan bir diğeri de koyu yoğurt bayramıdır. Tütün çapası sırasında kutlanan bu bayramda, yine köy halkı evlerinde pişirdikleri gağma denen pideleri ve bakraçlar dolusu yoğurdu camii yanındaki yeşil ve düzgünce bir alana getirir. Yer sofraları serilir, neşe içinde paylaşılan yiyecekler tüketilir.
Bir diğer geleneksel bayram da yaz aylarında ağustos ayı içinde kutlanan dededağ bayramıdır. Bu bayramda, köy yakınlarındaki ormanlık ve yüksekçe bir tepeye gidilir. Bir büyük baş hayvan kurban edilir, etinden pilav da yapılır. Bayram günü sonunda topluca dua edilerek Allahtan bereket ve yağmur dilenir.
Bu eski bayramların uzun yıllardır kutlanmadığını söyleyebiliriz. Ancak, Mübadillerin çeşitli yerlerde yaptıkları hıdrellez şenlikleri, etli kazan pilavı şenlikleri ve keşkek şenlikleri, farkında olmadan bile olsa bu geleneklerin devamıdır. Ancak bu etkinliklerin geleneksellikten uzaklaştığı, hatta siyasallaştıkları gözlenmektedir.
Cumhuriyet Bayramı Kutlamaları
Lozan Antlaşması ile Samsun’a gelen mübadiller, Atatürk ilkelerine ve cumhuriyete kuvvetli bağlılıkları ile bilinirler. Cumhuriyet Bayramı, özellikle Bafra merkez ve köylerinde herhangi bir resmi katkı olmaksızın, tümüyle toplumsal bir refleks olarak sabaha kadar süren eğlencelerle kutlanır. Her yıl yapılan bu kutlamalarda davul zurna çalınır ve geleneksel oyunlar oynanır.
Sayıcı Geleneği
Sayıcı, mübadillerin memleketten getirdikleri kendilerine özgü bir gelenektir. Sayıcı, her yıl yılın ekim ayı sonunda ya da kasım ayı içinde bir erkeğin gelin kıyafetine girmesi ile başlar. Bir köy düğünü tiyatral biçimde canlandırılır. Gelin kılığına giren erkek öylesine kadına benzetilir ki bazı yaşlılar aslından ayırmakta zorlanır. Gelinin yanında eski ortaoyunundaki kavuklu – Pişekar tiplemelerini andıran kimseler de rol alırdı. Bu kişiler hem yaşlıları inandırmaya çalışır, hem de köyün aktüel konularına ilişkin güncel espriler yapardı. Bazen Arap, Laz, İmami Kambur ya da benzeri karakterler de görülürdü. Gelinin oynatılması, gelini kaçırmaya kalkan birilerinin olması, buna oyuncuların şakalarla dolu engel olma çabaları, gelinin bazen kendisini kaçırmaya çalışana cilve yapması, sırtına saman çuvalı konan kambur rolündeki kişinin sopalarla dövilmesi gibi durum komedileri tekrarlanırdı. Sayıcı geleneğine katılan gençler, davul zurna eşliğinde köyü dolaşıp para toplar ve teşvik görürlerdi. Sayıcıya çıkan gençlere mısır, buğday, mendil gibi hediyeler de verilebilirdi.
Bugün Batı Trakya’da hala “deve geleneği” adıyla yaşatılan ve uzunca bir seyyar merdivenin içine giren iki gencin üzerlerinin örtülüp süslenerek deve yapılmasıyla başlayan bu gelenekte sayıcıda bulunan tüm karakter ve şakalara rastlanmaktadır.
Sayıcı geleneğinin eskiden hangi köylerde yaşadığı ve hangi yıllara kadar uygulandığı konusunda bir araştırma yok. Ancak Çırakman’da 1950’lere kadar uygulandığını hatırlayanlar var. Ökse’de yakın zamana kadar uygulanıyordu. Karaperçinli gençler, birkaç yıl öncesine kadar sayıcı geleneğini canlandırıyorlardı.
Bu geleneğin bazı köylerde sonradan görevlendirilen imamlar tarafından kadın kılığına giren erkek karakteri nedeniyle hedef seçildiği ve son bulmasının sağlandığı anlaşılmaktadır. Bugün Çırakman civarında sayıcıyı hatırlayan orta yaş ve üzeri kuşakların genellikle bu geleneği eleştirdikleri ve ayıpladıkları görülmektedir.
Mübadillerde Dini İnanç
Samsunlu mübadillerin çoğunlukla Sünni Müslüman oldukları ve bu inancın ritüellerini kuvvetle yaşattıkları görülür. Çok az bir mübadil ailenin ise Bektaşi alevi olduğu ve daha çok Ladik, Amasya ve Tokat gibi iç kısımlarda oturdukları görülür.
Bilhassa Kavala Medresesinden yetişen ve iyi yetişen bazı yerel imamlara çok saygı duyulduğu görülür.
Mübadillerin en muhafazakâr olanlarının bile cumhuriyete ve Atatürk ilkelerine güçlü biçimde bağlı olduklarına dair bir genelleme yapmak mümkündür.
Mübadillerin yüzlerce yıl Ortodoks ve Yahudi kavimlerle komşuluk etmelerine karşın dini anlamda hiçbir ortak ritüele sahip olmadıkları aşikârdır.
Mübadiller, kurban ve şeker bayramlarına çok önem verirler. Normalde pek ibadet etmeyen insanlar bile coşku içinde camilere doluşur. Bayram namazı bitiminde yaşlılar, ellerini gençlere vermez, mutlaka evde ziyaret edilerek bayramlaşmak isterler. Camiden ilk eve varan kişiye yapılan köy baklavası kadınlar tarafından ikram edilir. Bayramlaşmanın ardından hep birlikte coşkuyla kahvaltı yapılır.
Bayramlarda genç kızlar harman yerlerinde salıncaklar kurar, köyün gençleri makul bir uzaklıktan genç kızları izlerler, bazen şakalaşma amaçlı karşılıklı maniler atıldığı duyulur.
Köyün yaşlıları bile kendinden yaşlı olanları ziyaret ederler. Makbul olan tatlı ise köy baklavası ya da lokumdur.
Ramazan aylarında mutlaka her köyde davulcu gezer, maniler okur. Davulcu, her evin önünde durur, içeridekilerin uyanıp ışığı yaktıklarını anlayınca öteki eve geçer. Bayram sabahı davulcular tek tek tüm evleri dolaşıp bahşiş toplar. O yıl evlenen gelinler davulcuya mendil verir, bu mendiller davulu süslemek için üzerine konur.
Romanlar
Mübadele sırasında Samsun’un bazı bölgelerine Roman kökenli vatandaşların yerleştiği de bir gerçektir. Romanlar, renkli kişilik ve gelenekleriyle hemen fark edilirler. Mübadillerin ekseriyetinden farklı bir kimliğe sahip olsalar da Roman vatandaşlar, sosyolojik olarak Mübadillerle birlikte hareket etme gibi bir toplumsal reflekse sahiptirler. Bununla beraber, Romanların gelenekleri tümüyle kendilerine özgüdür, uzun ve ayrı bir araştırmanın konusudur.
Mübadillerde Kız İsteme
Mübadillerde eskiden beri diğer vatandaşlarımıza göre gençlerin kendi aralarında görüşüp anlaşarak evlenmelerine sıcak bakılır. İlk yıllarda kuşkusuz bu özgürlük bu kadar çok değildi. Ancak o yıllarda bile, bir büyüğün (çoğunlukla da orta yaşlı bir yengenin) teşviki, arabuluculuğu ya da önerisi ile iki gence konu açılır, bundan sonra kız isteme sürecine geçilirdi. İki genci birbirine münasip görüp bu konuyu açma işine “akıl etme” denirdi.
“Akıl etme” sürecinde delikanlı istekli davranır, genç kız ise bir-iki nazdan sonra kesinlikle hayır dememişse arabuluculuk yapan kadın, kızın bazı akrabalarına konuyu açar, genç kızın ve ailesinin yavaş yavaş konuyu benimsemesini sağlamaya çalışırdı. Bunun ardından delikanlı, ailesi ile görüşüp talip olduğu kızın ailesinden istenmesini söylerdi. Delikanlı bu konuyu çoğunlukla önce kendi anasına açar, anası babayla konuşup kızın istenmesine karar verilirdi.
Kız tarafına hayırlı bir iş için gelineceği bildirilirdi. Kız istemek için genellikle baba, yanına köyün saygın büyüklerinden birisini yanına alarak giderdi. Kız istemeye çoğunlukla delikanlı götürülmezdi.
Kız istemek için pazar ya da Perşembe geceleri tercih edilirdi. Pazar gecesine dernek gecesi denir ve bu gece yapılan işlerin daha hayırlı ve bereketli olacağına inanılırdı. Perşembe gecesi, kutsal Cuma günü öncesindeki gece olduğu için dinen makbul sayılmaktadır.
Kız istenmeden önce gelin adayı kızın getirdiği kahve eğer şekerli ise genç kızın konuya olumlu baktığı değerlendirilirdi. Şekersiz kahve ise olumsuz bir tavır olarak algılanırdı.
Kız isteme olayına “aramak” denirdi. “Ayşe’yi Hasan’a aramışlar” denildiğinde Hasan’ın Ayşe’yi ailesinden istettiği anlaşılır.
Kız istendiğinde ilk defa hiçbir cevap verilmez. Sonra bir müddet sonra tekrar gidilir. Aslında dünürcüler, bu sefer de bir yanıt alamayacaklarını bilerek gelirler. Konu tekrar açılır, kız evi hiçbir renk vermemeye çalışır. Genelde gecenin çok kısa bir bölümünde bu konu konuşulup çoğunlukla başka konularda sohbet edilir. Bu defa, erkek tarafından bazı bayanlar da kız istemeye gelirler, ayrı bir odada kız tarafının bayanlarını ikna etmeye çalışırlar.
Üçüncü ziyarette artık bir cevap alınması ihtimali güçlüdür. Bu arada arabuluculuk yapan kadın, genç kızın yakınlarından ya da mümkünse kendisinden haber almaya çalışır. Bu arada konu köy içinde duyulmuş olduğundan güncel tartışma konularından birisi olmuştur, konu komşu kızın verilip verilmeyeceğine dair heyecanlı tahminler ve spekülasyonlar yapar.
Üçüncü ziyarette kız ailesi, olumsuz bakıyorsa genellikle katı bir tavır alarak dünürcülere bu işin olamayacağını söyler. Eğer cevap olumluysa bu defa yanıt alma ihtimali güçlüdür. Genellikle talipli uzak köyden ise yanıt bu defa verilir. Ancak bazen dünürcülerin bir kez daha gelmek zorunda kaldıkları görülür.
Kız isteme sırasında erkek tarafından gelen bayanların kilimlerin altına ve kapıların üzerlerine bakarak toz olup olmadığına baktıkları, genç kızın temizliği için fikir sahibi olmaya çalıştıkları söylenir.
Kız verildiğinde aileler toplanır ve sade bir törenle söz yüzükleri takılır. Söz yüzüğünün takılması son derece önemli bir olaydır, iki gencin evliliği için verilmiş güçlü bir yemin anlamındadır. Sözlü kıza başkası talip olamaz, bu çok çirkin bir davranış kabul edilir. Kızın başka talipleri varsa ümit keserler.
Eğer kız, delikanlıyı istediği halde ailesi tarafından verilmez ise bu durumda aile, kızın kaçacağını düşünerek tedbirli olur. Ancak, çoğunlukla delikanlı, bazı iş birlikçi aile üyelerinin yardımıyla genç kızı kaçırır. Eskiden bir kız kaçmışsa uzun zaman ailesi tarafından bağışlanmaz ve bayramlaşma vesilesiyle baba ocağına gelmesine bile müsaade edilmezdi. Bu inat, bazen gelinin ilk çocuğuna gebe olduğu duyuluncaya kadar sürebilirdi.
Son yıllarda mübadiller arasında bu eski geleneklerin büyük ölçüde çözüldüğü ve gençlerin tümüyle kendi aralarında anlaşmaları ile sadece adet yerine gelsin diye kız istendiği görülmektedir.
Nişan Adetleri
Söz yüzükleri takıldıktan kısa bir süre sonra nişan hazırlıkları başlar. Nişan öncesi gençler aile büyükleri tarafından çarşıya götürülür. Her iki taraf da karşılıklı olarak birbirlerine giyecek alırlar. Kızın aldıkları oğlan evine oğlanın aldıkları kız evine götürülür. Daha sonra alınan kıyafetler, karşı tarafın birinci derece akrabalarına birer hediye (çoğunlukla kılık kıyafet türünden) eklenerek bohçalanır. Aracılar vasıtasıyla karşı tarafa gönderilir.
Nişana erkek tarafı kutular dolusu lokum ve bisküvi ile çerez götürür. Konu komşu ve akrabalar davet edilir. Misafirler neşe içinde sohbet ederler. Ailelerden tahsil ve yaş yönünden sayılan bir kişi kısa bir konuşma yaparak nişan yüzüklerini keser.
Son yıllarda nişan töreninin düğün gibi bir eğlence ile yapılması geleneği yerleşmiştir. Nişanlanan çiftler, son yıllara kadar sadece bayram günleri el öpmek için birlikte gezebilir, bu geziler sırasında gelin adayının bir bayan yakını da yanlarında refakat ederdi. Son yıllarda bu konuda aileler yumuşamışlardır. Yine nişanı takip eden ilk bayram günü karşılıklı birer nişan hediyesi götürme geleneği de vardır.
Eskiden nişanlı kalma süresi oldukça uzun sürerdi. Genellikle erkekler askere gitmeden nişanlanır, iki yıl civarında süren askerlikten sonra makul bir süre içinde düğün yapılırdı.
Köy Düğünleri
Köy düğünleri pazartesi günleri gelinin çeyizlerini sergilemek üzere sermesi ile başlar. Bu arada baklavalar açılır, düğün hazırlıkları sürer. Komşu aileler yardıma koşar, tatlı bir telaşla düğün hazırlığı yapılır.
Köydeki tüm bayanlar, serilen çeyizleri görmek üzere gelin evine uğrar. Perşembe günü damat, birkaç yakınıyla gelir ve çeyizleri kız evinden alır. Bu arada gelinin akrabaları içinde çocuk yaşta olanlar, çeyiz sandığının üzerine oturur ve damattan bahşiş almadan kalkmaz. Ğer daha önce dini nikah yapılmadıysa dini nikahın da mübarek kabul edilen perşembeyi cumaya bağlayan gece kıyılması tercih edilir.
Cuma namazı vakti, genellikle köy caminde mevlit okutulur. Öğleden sonra her iki tarafta düğün hazırlıkları alabildiğine hareketlenir.Cumartesi günü kına gecesi yapılır. Kız evine kınaya giden erkek tarafından, gelinin eltisi ve görümcesi, dış kapıda ayak sürer ve içeri girmek için nazlanır. İçeri girmeleri için gelinin yakınları adeta yalvarırlar. Görümce ve elti, meyve, kahve ve baklava ister. Bu istekler hiç kırılmaz. Hatta eskiden ayakkabılarını da sildirirlermiş. Üstelik silindikçe ayakkabılar batırılır, adeta kız evine eziyet ederlermiş. Bir süre devam eden bu ayak sürüme, en son gelin kızın gelip eltisine ve görümcesine hoş geldiniz demeleriyle sona erer ve bunun ardından kına için eğlenceler başlardı.
Kına gecesinde gelin ağlatma türküsü olarak bir Rumeli Türküsü olan “yüksek yüksek tepelere ev kurmasınlar” söylenir Kına yakılırken gelinin ayak sürüdüğü görülür, damadın yakınları elini açması dil dökerler. Gelin ancak kayınvalidesinden ya da görümcesinden bir hediye alınca (çoğunlukla bir çeyrek altın) elini açar.
Kına gecesinin bitiminde ya da bazen sonuna doğru hem kız tarafından hem de erkek tarafından erkekler, hep beraber toplanıp konak denilen geleneği yerine getirirlerdi. Bu geleneğe göre, aralarında köyün sayılan kişilerinin de bulunduğu bu kişiler, geleneksel Rumeli konak havaları eşliğinde bazen halay çekerek bazen de müsait buldukları yerlerde oturarak yavaş yavaş erkek evine giderler. Bu arada konak gidenlerin önünde bayrak taşıyan bir kişi bulunur. Bu kişi zaman zaman maniler atarak en başta yürür. Konak gidenler, bazen yanlarında süslü bir yük hayvanı (at, katır ya da eşek) bulundurur ve bu hayvan da mendiller ya da kurdeleler ile süslenmiştir. Konak gidenler, aradaki mesafe çok kısa olsa bile saatler süren bir yolculukla erkek evine varırlar, Hava şartları müsaade ederse konak, neredeyse sabahın ilk ışıklarına kadar sürer. Konak sırasında genellikle alkol (rakı) alınır ve havaya silah sıkılır.
Aslında düğünde en çok yorulanlardan birisi de kuşkusuz davul-zurna grubudur. Konak nedeniyle sabaha kadar çalan davullar, ertesi gün öğle ezanına doğru başlayan düğünle beraber yeniden vurmaya başlar.
Pazar günü erkek evinde başlayan düğün, ikindi üzerine kadar sürer. Konuklara etli kazan pilavı, etli yufka, çorba (eskiden genellikle sütlü çorba), kuru fasulye ya da nohut gibi bir sulu yemek ile ayrandan oluşan sofralar kurulur, ikramlar yapılır. Düğünün her türlü organizasyonunu, damadın evli, orta yaşlarda ve becerikli bir akrabası yapar, buna düğün kâhyası denir.
Bu arada içki kullananlar için oynayanları görebilecekleri bir yerde, ama toplanan diğer kişileri de rahatsız etmemeleri için birazcık ayrı bir köşede ayrı masalar kurulur. Bu kişilere Rumeli oturak havalarını çalan davulcular, oyun oynamak istendiğinde bu defa oyun havaları çalar.
Düğün sırasında güvey tıraşı denen bir gelenek yerine getirilir. Buna göre, damat, herkesin görebileceği ortalık bir yere oturtulur. Bir berber tarafından sakal tıraşı yapılır. Bir taraftan davullar çalar. Düğünde bulunanlar damada para asarlar. Bu paralar, önceden yapılan anlaşmaya göre damatta kalabileceği gibi berbere bahşiş olarak da verilebilir. Güvey tıraşının sonlarına doğru damadın arkadaşları oyna kalkarlar. Birkaç tur döndükten sonra damadı da kaldırırlar ve hep birlikte birkaç tur daha oynarlar.
İkindi üzeri damat tarafında düğün biter. Büyükçe bir konvoy oluşturulur. Bu konvoylar artık motorlu taşıtlardan oluşsa da eskiden binek hayvanları kullanılırdı. Eskiden gelin alıcıya giden kadınlar beyaz yaşmak örtünürler ve sırtlarına beyaz yatak çarşafları geçirerek giderlermiş. Gelin alıcıya katılanlara birer mendil dağıtılır. Şimdilerde mendilden çok arabaların aynalarına renkli kurdeleler bağlanmaktadır.
Gelin alayı kız evine varınca burada genellikle erkek tarafına bir takım zorluklar çıkartılır. Gelinin erkek kardeşleri kızı uzun süre içeride tutarlar, davulcular sabırsızlıkla tempolu biçimde çalarlar. Erkek tarafından geline verilmek üzere bir bahşiş istenir, bunun pazarlıkları yapılır. Erkek tarafı alttan alır, ancak birinci dereceden olmayan bazı akraba ve komşular kız tarafı ile tatlı tatlı münakaşa ederek süreci çabuklaştırmaya çalışırlar.
Bu sırada gelinin yakınları, bir ağaca önceden astıkları yumurtanın vurularak kırılmasını ister. Genellikle ilk teşebbüsü damat yapar. Birkaç teşebbüsten sonra damada diğer yakınları da eşlik etmeye başlar. Kız tarafı, yumurta kırılıncaya kadar gelini vermez. Şimdilerde daha çok Çinik civarında yaygın biçimde yapılan bu gelenek, son yıllarda unutulmaya yüz tutmuş, uygulanan yerlerde ise sadece bir şakalaşma vesilesi haline gelmiştir. Çünkü, ağaca asılı yumurtayı kıracak kadar iyi nişan alabilen pek kimse de kalmamıştır.
Gelin alayı, kız evinden dönüşte mutlaka farklı bir güzergâh kullanır. Yol boyunca gelin arabasının önü bahşiş isteyen çocuklarca sık sık kesilir. Yol boyunca mutlaka bir çayın üzerinden geçilir, mendil atılır. Bugün Bafra’da Kızılırmak’ın üzerinden geçilmektedir. Gelin alıcılar,erkek evine yaklaşınca herkes araçlarından iner ve davul – zurna eşliğinde oynayarak ve biraz da ağırdan alarak eve kadar gelinir. Bu arada artık akşam olmak üzeredir.
Gelin eve girerken koltuk altına bir kuran-ı kerim verilir. Gelin, evin duvarına bir parça yağ sürer, bir cam bardağı kırar. Gelinin üzerine bereketli olsun diye pirinç atılır. Eskiden eve girerken gelinin duvağını gül dalı ile kaynanası açarmış.
Gelin içeri girince düğün dağılır, yalnızca çok yakın akrabalar ve damadın arkadaşları kalır. Kadınlar gelinle, erkekler damatla akşam yemeği yerler.
Gelin odasına alınır. Bir erkek ceketinin üzerine üç kere oturtulup kaldırılır. Kucağına anası babası sağ bir erkek çocuk oturtulur. Gelin içine bozuk para sokulmuş bir elmayı kucağındaki çocuğa hediye eder.
Akşam namazından sonra damadın yakınları, damadı biraz sırtına vurarak sertçe gelinin bulunduğu odaya iteklerler. İçeride, gelin ve damat, kız tarafından gönderilmiş baklavadan birkaç diş yedikten sonra ikişer rekât namaz kılar.
Gelin, ertesi sabah, erkenden damadın küçük erkek kardeşiyle birlikte yakınlardaki bir çeşmeye ya da pınara gider. Burada doldurulan bir testi su, geri dönüşte azar azar dökülerek getirilir. Gelin, kendisine eşlik eden kayınbiraderine bir mendil hediye eder.
Hamilelik ve Çocuk Doğurma
Eskiden sağlık hizmetlerinin yaygın olmadığı yıllarda, çocuğu olmayan, düşük yapan ya da çocukları ölü doğan kadınların tedavisi için batıl bir inanış olarak gelincik külü yedirme biçiminde ilginç bir yöntem uygulanırdı. Bazı köylerde, doktor tedavisinden netice alınamayan durumlarda son çare olarak hala uygulanan bu yöntemde, avlanan gelinciğin cesedi ateşte yakılır. Hayvanın derisi ve eti ateşte kaybolur, kemikleri de yanarak külleşir. Bu kemik artığı küller kadına yedirilir. Eskiden doğrudan kaşıkla yapılan bu yutturma işlemi, sonradan içi boşaltılan ilaç kapsüllerine kül doldurularak yapılmaya başlanmıştır.
Yine eskiden, yeni doğan bebeğin ilk üç gün aralıksız Hocaya götürülüp okutulması biçiminde bir inanış olduğu da anlatılmaktadır.
Halk Oyunları
Mübadillerin halkoyunları, kendilerine özgü figürler taşır. Biraz Ege bölgesi halkoyunlarını, biraz da Balkan yarımadasının yerel kültürlerinin folklorunu andırır.
Belli başlı oyunlar arasında Rumeli karşılaması, Zigoş (cüguş) ve Debreli Hasan sayılabilir. Oyunlar, temelde aynı isimleri ve tarzı taşıyor olsa da Bafra yöresi ile Samsun – Tekkeköy bölgesi için bazı farklılıklar da gösterir.
Cüguş, erkekler tarafından oynan bir oyundur. En az altı kişiyle, ancak idealde 6 çift (12 kişi) ile oynanır. Drama iline bağlı Libotun kasabasının Zigoş köyünün adıyla bilinen bu oyun, kendisine özgü melodisinin davul zurna ile çalınması ile başlar. Bu melodi çalınırken oyuncular ağır hareketlerle eş seçer, karşılıklı sıralanır. Başlangıçta son derece ağır hareketler eşliğinde oynanan oyun, gittikçe hızlanan ezgisiyle birlikte hareketlenir. Sert figürlerin ardından zurna susar, oyuncuların el çırpışları ve sert davul sesleriyle devam eden oyun, yine ezgisiz davul vuruşları eşliğinde devam ederken oyuncular ellerini kuşaklarına sokar, naralar atılır. Zurna tekrar çalmaya başlayınca sert hareketlerle çömelmelerin yapıldığı figürler yapılır. Bir ara mübadillerin hora diye adlandırdıkları biçimde kol kola sıralanarak oynanan oyun, sonra yeniden çiftler halinde devam eder. Serbest salınımlar ve kucaklaşmanın ardındn oyun biter.
Debreli Hasan oyunu ise en az 6 kişiyle oynanır. Mübadillerin zevkle ve gururla oynadıkları bu oyunda omuz omuza dizilen oyuncular, biraz da asimetrik ayak hareketleriyle, oldukça ağır bir tempoyla, bazen çökerek ya da eğilerek mağrur figürlerle oynarlar. Oyun sırasında genellikle Roman kökenli olan zurnacı, sırayla oyuncuların kulaklarına doğru çalarak para ister. Oyuncular, banknotları huni biçiminde sarıp zurnanın deliğine sokar. Debreli Hasanı oynayan içinde maddi durumuna güvenenler en başa geçip bol bahşiş verir, bahşişi bol verecek kişi, zurnacının uzun uzun kulağına çalmasını sağlar. Bu oyunda verilen bahşişin miktarı, oyuncuların maddi gücünü gösteren bir ölçüdür. Debreli Hasan oyununun son yıllarda artık kadınlı erkekli karışık oynandığı hatta kadınların da bahşiş verdikleri görülmektedir.
Diğer mübadil oyunları arasında, Paşa Dudu, Ağacenin Fatmesi, karşılama, tirtom gibi Batı Trakya oyunları dışında telgrafın telleri ve kasap gibi yine Ege – Rumeli kültürünün ortak oyunları da sayılabilir.Bu oyunlar, bir davul ve iki zurnadan oluşan “çalgı” denen yerel orkestra eşliğinde oynanır ve her oyunun kendisine özgü bir melodisi vardır.
Asker Uğurlama
Mübadiller için askerlik büyük bir onurdur. Askere uğurlanacak gençler için bir önceki hafta sonu köylerde gençler arası küçük bir eğlence yapılır. Köyün gençleri bir araya gelir, davul çaldırır ve oyunlar oynar. Köylüler, gençlere küçük hediyeler ve bahşiş verir. Askere gidecekleri gün ise tüm akrabaları ve arkadaşları, gençleri otobüslerine kadar uğurlar.
Samsunlu Mübadiller, etnik olarak Anadolu Türkleri ile hemen hemen aynı köklere dayanırlar. Bu nedenle gelenek görenek ve sosyal yapı olarak yerli halkla aralarındaki farklar nüanslara dayanır. Bu nüanslar da çok kültürlü ve çok dinli bir bölgede yüzlerce yıl yaşamış olmanın toplumsal izleri ile açıklanabilir. Yabancı ve dikkatsiz bir göz, yerliler ile mübadiller arasındaki bu ince ayrımları kolayca tespit edemez. Bu farklı renkleri, yıllarca beraber yaşadıkları için yerli Samsunlular ayırabilir; ancak bu farkları birebir ortaya koymak için daha sosyolojik bir bakış açısıyla araştırma yapmak gerekir.
Mübadillerin Yerleşim Alanları
Mübadiller, diğer vatandaşlarımıza göre evlerini birbirine yakın kurarlar. Uzaktan bakıldığında, bir mübadil köyünü bitişik bahçelere sahip evleri görür görmez ayırabilirsiniz. (Çoğunlukla doğu Karadenizlilerin evleri son derece birbirinden uzaktır. Yerlilerin evleri ise nispeten birbirine daha yakındır ama mübadillerin köyleri birbiriyle iç içedir.)
Evlerin böylesine yakın olmasının birinci nedeni, Rumeli tarafındaki yerleşim alanlarının Anadolu’dakilere oranla daha kentli bir kimlik taşımalarıdır.
Rumeli köylerinde eskiden de tarım ve hayvancılık dışındaki iş kollarından geçimliğini sağlayanlar varmış. Örneğin, nispeten bir dağ köyü olan Muratlı’nın ortasında bir işlik olduğu ve burada bir ailenin geçimini ustalık yaparak kazandığı anlatılır. Bulgaristan ve Yunanistan’daki Türk köyleri incelendiğinde bugün de köylerde esnafların olduğu, hatta kafeterya gibi Anadolu’da küçük kasabalarda hala rastlanmayan iş yerlerinin bulunduğu görülür. Bir esnaf kültürünün oluşması için yoğun nüfus, alışveriş kültürü ve usta-çırak bağının uzun yıllar boyunca sürebilmesi gerektiği dikkate alınırsa, Balkan Türkleri’nin çok eski tarihlerden beri kalabalık ve birleşik nizama sahip köylerde oturduğu sonucu çıkartılabilir.
Samsun’a iskan edilen mübadillerin mesleklere göre dağılımı incelendiğinde, arabacı, bahçıvan, manifaturacı, bakkal, kunduracı, demirci, kebapçı, marangoz, limonatacı, cambaz, otelci, saatçi gibi bir çok değişik meslek grubundan usta ve esnafın olduğu görülür. Bu ilginç örnekler, mübadillerin Anadolu’nun yerli unsurlarına oranla çok daha kentli vasıflar taşıdığını kanıtlamaktadır.
Balkan Türkleri’nin birleşik nizama sahip evlerden oluşan yerleşim alanlarında oturmalarının en önemli nedeninin Balkan topraklarının kanlı tarihi olduğu güçlü bir tezdir. Hristiyan ve Yahudi komşuları ile yüzlerce yıl hiç kaynaşmayan Türkler, tarih boyunca gerek bu yabancı unsurlardan kaynaklanan tehditler, gerekse devlet otoritesinin zayıfladığı 19. yüzyılda iyice yayılan eşkıyalıktan korunmak için birbirlerine yakın oturmayı tercih etmiş olabilirler. Mübadele gibi son derece acı bir tecrübe sonrası bu yakın oturma geleneğinin pekişmesine şaşırmamak gerekir.
Mübadillerde Aile Yapısı
Aile, Türk-İslam toplumunun temelidir. Mübadiller için de bu genel anlayış aynıdır.
Samsun’a yerleşen 1. kuşak mübadiller arasında büyükbaba – büyükanne – erkek çocuklar ve gelinler, torunlardan oluşan geniş aile yapısının yaygın olduğu bilinir.
Oysa, ilk mübadillerin aile yapısı incelendiğinde büyük aile kavramının bu kadar yaygın olmadığı görülmektedir. Örneğin 1924’te Ökse’ye yerleştirilen mübadillerin iskan defterine göre 132 hanede 476 mübadil vardır. Ailelerdeki fert sayısının 1 ile 8 arası değiştiği ve ortalamanın 3,6 kişi civarında olduğu görülür ki bu neredeyse çekirdek aile yapısının varlığını ispatlamaktadır. Ailelerin %69’u anne, baba ve çocuklardan oluşmaktadır.
Çekirdek aileden büyük aile yapısına geçişin 1. kuşaklar döneminde geliştiği görülür. Bunun nedenleri, emek yoğun bir iş olan tütüncülüğün gelişmesi, mübadelenin yarattığı toplumsal psikoloji, fakirlik nedeniyle yeni evlerin yapılamayışı ve arazilerin parçalanmasının engellenmeye çalışılması olabilir.
İlk mübadiller arasında bayanlar arasında evlilik yaşının 13-15 arasında olduğu, erkeklerin ise biraz daha yaşlı evlendikleri görülür. Çok eşliliğe ve akraba evliliğine rastlanmaz.
Mübadele sonrası yaygınlaşan büyük aile anlayışının 2. Dünya savaşından sonra bozulduğu ve yeniden çekirdek aileye dönüşün arttığı görülür.
Mübadele sonrası yerli nüfusla mübadiller arası evliliklerin pek olmadığı anlaşılmaktadır. Mübadiller, kadına değer vermediklerine inandıkları yerlilere kız vermek istememişler, yerliler de kültürlerini çok yabancı buldukları Rumeli göçmenlerine karışmak istememişlerdir. Ancak zamanla bu anlayış kırılmıştır. Bugün, mübadillerin ve diğer unsurların büyük ölçüde karıştığı ve saf mübadil olan 3. ve 4. kuşakların büyük ölçüde azaldığı görülmektedir.
Samsun’da yaşayan diğer etnik kültürler arasında “mübadile kız ver, ama mübadilden kız alma” diye özetlenebilecek bir anlayış vardır. Bunun nedeni, mübadil erkeklerinin eşlerine çok değer vermeleri ve uyum göstermeleridir. Ailelerinden bu terbiyeyi alan mübadil kızlarının ise, mübadil olmayan ailelere gelin gitmeleri durumunda, kendilerini ezdirmeyen ve aileyi ilgilendiren meselelerde karar alma sürecine katılmak isteyen duruşlarını devam ettirmeleri yadırganabilmektedir.
Mübadil Evleri
Mübadillerin bir kısmı, ilk yerleşimlerinde Rumlar’dan kalan evlerde iskan edilmişlerse de bu daha çok kent merkezinde oturanlar için geçerlidir. Çünkü Rumlar ayrılırken bilhassa köylerde pek sağlam ev de bırakmamışlardı. Sağlam kalan evlerde Türk mübadillerin oturmayı pek istemedikleri de anlatılır. Bunun nedeni, Rumlar’ın yüzlerce yıllık anılarının üzerine yeni bir yuva kurmanın psikolojik zorlukları olduğu kadar “yavur evinde cin olurmuş” gibi batıl inançların tesirleri olabilir.
Birçok mübadil köyü, Rum köylerinin çok yakınına kurulmuş olsa da genellikle tam üzerine kurulmamıştır. Bazı köyler, Rumlar’dan kalan kiliseleri camiye dönüştürmüşlerdir. Ancak Rum evlerine yerleşen köylü nüfus pek azdır.
Mübadele sonrası mübadillere hükümet tarafından evler inşa edilmiştir. Bugün çok azı ayakta kalan bu evlere cumhuriyet evi adı takılmıştır.
Mübadillerin evlerinin altlarında “hane altı” denen ve çoğunlukla hayvan beslemekte ya da tütün bastırmakta kullanılan bir bölüm olur. Girişte bulunan ve çoğunlukla bir oda büyüklüğündeki geniş koridor – antreye “hani” denir. Oturma odaları, “mağaza” diye adlandırılır.
Mübadillerin “harim” dedikleri bahçede mutlaka çiçek saksıları, meyve ağacı ve kara üzüm bağı gibi hem göz estetiğine hitap eden hem de yaşam kalitesini arttıran izlere rastlanır. Mübadillerin evlerinin temizliği ve bahçelerinin güzelliği, tüm yörede takdir edilen bir özellikleridir.
Mübadillerde Komşuluk İlişkileri
Mübadiller, birleşik nizam bahçelerde yaşamanın etkisi ile komşuluk ilişkileri gelişmiş bir toplumdur. Komşu aileler, birbirleri ile günlük hayatta sürekli yardımlaşırlar. Ayrıca, komşu evde yaşanan her türlü özel güne kendilerininmiş gibi sahiplenilir.
Komşu evde düğün varken günler önceden yardıma koşulur, iş güç azaltılıp komşuya yardım etmeye vakit ayrılır.
Cenazelerde de yine gündelik işler terk edilerek yardıma koşulur, yemek pişirilir. Cenaze evine birkaç gün yatsı namazı sonrası topluca gidilip kuran okumak adettendir.
Ağır hasta olan varsa komşuya geçmiş olsuna gidilir. Çok yakın komşular, her gün en az bir kez ziyarete gelir.
Toplumun genelini ilgilendiren meselelerde imece kültürü yaygındır. Birçok mübadil köyü, tüm yokluğa karşın okullarını devletten katkı almadan yapmışlardır. Ayrıca köy yollarının açılması ve onarımında imece yapıldığı bilinir.
Mübadiller, akşam evlerine getirdikleri tütün bohçalarını genellikle birbirlerinin evlerine getirir, hem komşusuyla sohbet eder hem de tütün dizerlerdi. Bir ailenin bohçası bittiğinde öbür aile, diğerine yardım ederdi.
Mübadillerde Miras Paylaşımı
Mübadillerde komşular arası arazi uyuşmazlıklarına çok rastlanmaz; ancak miras paylaşımından dolayı aile içi arazi anlaşmazlıklarına rastlanmaktadır. Bunun nedeni, aile reisinin henüz sağken arazileri çocukları arasında paylaştırma geleneğidir. Aile büyüklerinin yaptığı paylaştırmalar, çoğunlukla yasal mevzuata uyumlu değildir. Arazilerin bütünlüğünü bölmeden tarlaları dağıtma anlayışına karşın yasaların her bir tarlayı mirasçılar arasında paylaştırma biçiminde oluşu, aile içi arazi uyuşmazlıklarının temel nedeni olmaktadır.
Buna karşın mübadillerde çoğunlukla erkek ve kız çocuklara eşit miras bırakma anlayışı vardır. Şüphesiz bunun da istisnaları, bilhassa zengin yere gelin giden kızlara pay vermekte isteksiz davranma ya da okuyan evlada daha az pay bırakma biçiminde olmuştur.
Mübadillerde Cenaze Adetleri
Mübadiller ölüme geniş bir tefekkürle yaklaşır. Yüksek sesle ağlamak, çığlık atmak, ağıt yakmak ayıplanır, hatta günah olduğu düşünülür. Cenazelere mümkün olduğu kadar herkes katılır, önemli kalabalıklar oluşur.
Mübadillerde köy mezarlıkları genellikle köyün oldukça dışında ve yeşil bir tepenin üzerindedir. Mübadillerin en güzel arazileri mezarlık yaptıklarını söyleyenler de vardır. Gerçekten, Hasköy, Düvecik, Çırakman, Asarağaç gibi köylerin mezarlıklarının son derece güzel manzaralı ve verimli yerlerde olduğu görülmektedir. Yine köye çok yakın olmayan mezarlığa sahip olan köylerde, cenaze namazlarının camide kılınmayıp mezarlıkta kılındığı görülür.
Sünni İslam ritüellerine titizlikle uyulan cenaze merasimleri sonrası mezarın üzerini örten kürek, yeşil bir örtüye sarılmış sürahiden dökülen temiz ve bol suyla mezarın üzerine akıtılarak yıkanır. Ayrıca mezarın yanına hayvanların içmesi için su kabı konur, bu kap yağmurda dolacak bir pozisyonda yerleştirilir. Cenazeden birkaç gün sonra, Mezarların üzerine çiçek dikmek hala uygulanan bir gelenektir.
Ölünün eşyaları, fakirler arasında pay edilir. Ayrıca, ölü henüz evinden çıkmadan devir denen bir işlem yapılır. Devir için camide imam tarafından ölünün yakınlarından alınan bir miktar para elden ele dolaştırılarak cemaat arasında dağıtılır. Bu paranın miktarı ölenin yaşı ve mirası ile orantılı tayin edilir. Devirin amacı, ölenin kılamadığı namaz, tutamadığı oruç gibi ibadetlerine karşılık bir çeşit kefaret ödenmesidir. Ne kadar çok elden ele para çevrilirse o kadar makbul olduğuna inanılır. Devir geleneğinin son yıllarda resmi atama ile köylere gelen imamların telkini ile ortadan kalkmakta olduğu görülmektedir.
Mübadillere Özgü Bayramlar
Mübadillerin memleketten getirdiği geleneklerden birisi de yöresel kutlanan bayramlardır. Bu geleneksel bayramlardan ilki, gölle bayramıdır. 6 Mayıstaki hıdrellez günü kutlanan gölle bayramında, köy halkı, evlerinden getirdikleri malzemeler ile hep birlikte gölle denen ve mısır tanelerinin haşlanması ile elde edilen yöresel yemeği paylaşarak yer. Gölle yemeğinin bir bölümü de muhakkak evlere geri götürülür. Böylece bereketin artacağı düşülür.
Yöresel bayramlardan bir diğeri de koyu yoğurt bayramıdır. Tütün çapası sırasında kutlanan bu bayramda, yine köy halkı evlerinde pişirdikleri gağma denen pideleri ve bakraçlar dolusu yoğurdu camii yanındaki yeşil ve düzgünce bir alana getirir. Yer sofraları serilir, neşe içinde paylaşılan yiyecekler tüketilir.
Bir diğer geleneksel bayram da yaz aylarında ağustos ayı içinde kutlanan dededağ bayramıdır. Bu bayramda, köy yakınlarındaki ormanlık ve yüksekçe bir tepeye gidilir. Bir büyük baş hayvan kurban edilir, etinden pilav da yapılır. Bayram günü sonunda topluca dua edilerek Allahtan bereket ve yağmur dilenir.
Bu eski bayramların uzun yıllardır kutlanmadığını söyleyebiliriz. Ancak, Mübadillerin çeşitli yerlerde yaptıkları hıdrellez şenlikleri, etli kazan pilavı şenlikleri ve keşkek şenlikleri, farkında olmadan bile olsa bu geleneklerin devamıdır. Ancak bu etkinliklerin geleneksellikten uzaklaştığı, hatta siyasallaştıkları gözlenmektedir.
Cumhuriyet Bayramı Kutlamaları
Lozan Antlaşması ile Samsun’a gelen mübadiller, Atatürk ilkelerine ve cumhuriyete kuvvetli bağlılıkları ile bilinirler. Cumhuriyet Bayramı, özellikle Bafra merkez ve köylerinde herhangi bir resmi katkı olmaksızın, tümüyle toplumsal bir refleks olarak sabaha kadar süren eğlencelerle kutlanır. Her yıl yapılan bu kutlamalarda davul zurna çalınır ve geleneksel oyunlar oynanır.
Sayıcı Geleneği
Sayıcı, mübadillerin memleketten getirdikleri kendilerine özgü bir gelenektir. Sayıcı, her yıl yılın ekim ayı sonunda ya da kasım ayı içinde bir erkeğin gelin kıyafetine girmesi ile başlar. Bir köy düğünü tiyatral biçimde canlandırılır. Gelin kılığına giren erkek öylesine kadına benzetilir ki bazı yaşlılar aslından ayırmakta zorlanır. Gelinin yanında eski ortaoyunundaki kavuklu – Pişekar tiplemelerini andıran kimseler de rol alırdı. Bu kişiler hem yaşlıları inandırmaya çalışır, hem de köyün aktüel konularına ilişkin güncel espriler yapardı. Bazen Arap, Laz, İmami Kambur ya da benzeri karakterler de görülürdü. Gelinin oynatılması, gelini kaçırmaya kalkan birilerinin olması, buna oyuncuların şakalarla dolu engel olma çabaları, gelinin bazen kendisini kaçırmaya çalışana cilve yapması, sırtına saman çuvalı konan kambur rolündeki kişinin sopalarla dövilmesi gibi durum komedileri tekrarlanırdı. Sayıcı geleneğine katılan gençler, davul zurna eşliğinde köyü dolaşıp para toplar ve teşvik görürlerdi. Sayıcıya çıkan gençlere mısır, buğday, mendil gibi hediyeler de verilebilirdi.
Bugün Batı Trakya’da hala “deve geleneği” adıyla yaşatılan ve uzunca bir seyyar merdivenin içine giren iki gencin üzerlerinin örtülüp süslenerek deve yapılmasıyla başlayan bu gelenekte sayıcıda bulunan tüm karakter ve şakalara rastlanmaktadır.
Sayıcı geleneğinin eskiden hangi köylerde yaşadığı ve hangi yıllara kadar uygulandığı konusunda bir araştırma yok. Ancak Çırakman’da 1950’lere kadar uygulandığını hatırlayanlar var. Ökse’de yakın zamana kadar uygulanıyordu. Karaperçinli gençler, birkaç yıl öncesine kadar sayıcı geleneğini canlandırıyorlardı.
Bu geleneğin bazı köylerde sonradan görevlendirilen imamlar tarafından kadın kılığına giren erkek karakteri nedeniyle hedef seçildiği ve son bulmasının sağlandığı anlaşılmaktadır. Bugün Çırakman civarında sayıcıyı hatırlayan orta yaş ve üzeri kuşakların genellikle bu geleneği eleştirdikleri ve ayıpladıkları görülmektedir.
Mübadillerde Dini İnanç
Samsunlu mübadillerin çoğunlukla Sünni Müslüman oldukları ve bu inancın ritüellerini kuvvetle yaşattıkları görülür. Çok az bir mübadil ailenin ise Bektaşi alevi olduğu ve daha çok Ladik, Amasya ve Tokat gibi iç kısımlarda oturdukları görülür.
Bilhassa Kavala Medresesinden yetişen ve iyi yetişen bazı yerel imamlara çok saygı duyulduğu görülür.
Mübadillerin en muhafazakâr olanlarının bile cumhuriyete ve Atatürk ilkelerine güçlü biçimde bağlı olduklarına dair bir genelleme yapmak mümkündür.
Mübadillerin yüzlerce yıl Ortodoks ve Yahudi kavimlerle komşuluk etmelerine karşın dini anlamda hiçbir ortak ritüele sahip olmadıkları aşikârdır.
Mübadiller, kurban ve şeker bayramlarına çok önem verirler. Normalde pek ibadet etmeyen insanlar bile coşku içinde camilere doluşur. Bayram namazı bitiminde yaşlılar, ellerini gençlere vermez, mutlaka evde ziyaret edilerek bayramlaşmak isterler. Camiden ilk eve varan kişiye yapılan köy baklavası kadınlar tarafından ikram edilir. Bayramlaşmanın ardından hep birlikte coşkuyla kahvaltı yapılır.
Bayramlarda genç kızlar harman yerlerinde salıncaklar kurar, köyün gençleri makul bir uzaklıktan genç kızları izlerler, bazen şakalaşma amaçlı karşılıklı maniler atıldığı duyulur.
Köyün yaşlıları bile kendinden yaşlı olanları ziyaret ederler. Makbul olan tatlı ise köy baklavası ya da lokumdur.
Ramazan aylarında mutlaka her köyde davulcu gezer, maniler okur. Davulcu, her evin önünde durur, içeridekilerin uyanıp ışığı yaktıklarını anlayınca öteki eve geçer. Bayram sabahı davulcular tek tek tüm evleri dolaşıp bahşiş toplar. O yıl evlenen gelinler davulcuya mendil verir, bu mendiller davulu süslemek için üzerine konur.
Romanlar
Mübadele sırasında Samsun’un bazı bölgelerine Roman kökenli vatandaşların yerleştiği de bir gerçektir. Romanlar, renkli kişilik ve gelenekleriyle hemen fark edilirler. Mübadillerin ekseriyetinden farklı bir kimliğe sahip olsalar da Roman vatandaşlar, sosyolojik olarak Mübadillerle birlikte hareket etme gibi bir toplumsal reflekse sahiptirler. Bununla beraber, Romanların gelenekleri tümüyle kendilerine özgüdür, uzun ve ayrı bir araştırmanın konusudur.
Mübadillerde Kız İsteme
Mübadillerde eskiden beri diğer vatandaşlarımıza göre gençlerin kendi aralarında görüşüp anlaşarak evlenmelerine sıcak bakılır. İlk yıllarda kuşkusuz bu özgürlük bu kadar çok değildi. Ancak o yıllarda bile, bir büyüğün (çoğunlukla da orta yaşlı bir yengenin) teşviki, arabuluculuğu ya da önerisi ile iki gence konu açılır, bundan sonra kız isteme sürecine geçilirdi. İki genci birbirine münasip görüp bu konuyu açma işine “akıl etme” denirdi.
“Akıl etme” sürecinde delikanlı istekli davranır, genç kız ise bir-iki nazdan sonra kesinlikle hayır dememişse arabuluculuk yapan kadın, kızın bazı akrabalarına konuyu açar, genç kızın ve ailesinin yavaş yavaş konuyu benimsemesini sağlamaya çalışırdı. Bunun ardından delikanlı, ailesi ile görüşüp talip olduğu kızın ailesinden istenmesini söylerdi. Delikanlı bu konuyu çoğunlukla önce kendi anasına açar, anası babayla konuşup kızın istenmesine karar verilirdi.
Kız tarafına hayırlı bir iş için gelineceği bildirilirdi. Kız istemek için genellikle baba, yanına köyün saygın büyüklerinden birisini yanına alarak giderdi. Kız istemeye çoğunlukla delikanlı götürülmezdi.
Kız istemek için pazar ya da Perşembe geceleri tercih edilirdi. Pazar gecesine dernek gecesi denir ve bu gece yapılan işlerin daha hayırlı ve bereketli olacağına inanılırdı. Perşembe gecesi, kutsal Cuma günü öncesindeki gece olduğu için dinen makbul sayılmaktadır.
Kız istenmeden önce gelin adayı kızın getirdiği kahve eğer şekerli ise genç kızın konuya olumlu baktığı değerlendirilirdi. Şekersiz kahve ise olumsuz bir tavır olarak algılanırdı.
Kız isteme olayına “aramak” denirdi. “Ayşe’yi Hasan’a aramışlar” denildiğinde Hasan’ın Ayşe’yi ailesinden istettiği anlaşılır.
Kız istendiğinde ilk defa hiçbir cevap verilmez. Sonra bir müddet sonra tekrar gidilir. Aslında dünürcüler, bu sefer de bir yanıt alamayacaklarını bilerek gelirler. Konu tekrar açılır, kız evi hiçbir renk vermemeye çalışır. Genelde gecenin çok kısa bir bölümünde bu konu konuşulup çoğunlukla başka konularda sohbet edilir. Bu defa, erkek tarafından bazı bayanlar da kız istemeye gelirler, ayrı bir odada kız tarafının bayanlarını ikna etmeye çalışırlar.
Üçüncü ziyarette artık bir cevap alınması ihtimali güçlüdür. Bu arada arabuluculuk yapan kadın, genç kızın yakınlarından ya da mümkünse kendisinden haber almaya çalışır. Bu arada konu köy içinde duyulmuş olduğundan güncel tartışma konularından birisi olmuştur, konu komşu kızın verilip verilmeyeceğine dair heyecanlı tahminler ve spekülasyonlar yapar.
Üçüncü ziyarette kız ailesi, olumsuz bakıyorsa genellikle katı bir tavır alarak dünürcülere bu işin olamayacağını söyler. Eğer cevap olumluysa bu defa yanıt alma ihtimali güçlüdür. Genellikle talipli uzak köyden ise yanıt bu defa verilir. Ancak bazen dünürcülerin bir kez daha gelmek zorunda kaldıkları görülür.
Kız isteme sırasında erkek tarafından gelen bayanların kilimlerin altına ve kapıların üzerlerine bakarak toz olup olmadığına baktıkları, genç kızın temizliği için fikir sahibi olmaya çalıştıkları söylenir.
Kız verildiğinde aileler toplanır ve sade bir törenle söz yüzükleri takılır. Söz yüzüğünün takılması son derece önemli bir olaydır, iki gencin evliliği için verilmiş güçlü bir yemin anlamındadır. Sözlü kıza başkası talip olamaz, bu çok çirkin bir davranış kabul edilir. Kızın başka talipleri varsa ümit keserler.
Eğer kız, delikanlıyı istediği halde ailesi tarafından verilmez ise bu durumda aile, kızın kaçacağını düşünerek tedbirli olur. Ancak, çoğunlukla delikanlı, bazı iş birlikçi aile üyelerinin yardımıyla genç kızı kaçırır. Eskiden bir kız kaçmışsa uzun zaman ailesi tarafından bağışlanmaz ve bayramlaşma vesilesiyle baba ocağına gelmesine bile müsaade edilmezdi. Bu inat, bazen gelinin ilk çocuğuna gebe olduğu duyuluncaya kadar sürebilirdi.
Son yıllarda mübadiller arasında bu eski geleneklerin büyük ölçüde çözüldüğü ve gençlerin tümüyle kendi aralarında anlaşmaları ile sadece adet yerine gelsin diye kız istendiği görülmektedir.
Nişan Adetleri
Söz yüzükleri takıldıktan kısa bir süre sonra nişan hazırlıkları başlar. Nişan öncesi gençler aile büyükleri tarafından çarşıya götürülür. Her iki taraf da karşılıklı olarak birbirlerine giyecek alırlar. Kızın aldıkları oğlan evine oğlanın aldıkları kız evine götürülür. Daha sonra alınan kıyafetler, karşı tarafın birinci derece akrabalarına birer hediye (çoğunlukla kılık kıyafet türünden) eklenerek bohçalanır. Aracılar vasıtasıyla karşı tarafa gönderilir.
Nişana erkek tarafı kutular dolusu lokum ve bisküvi ile çerez götürür. Konu komşu ve akrabalar davet edilir. Misafirler neşe içinde sohbet ederler. Ailelerden tahsil ve yaş yönünden sayılan bir kişi kısa bir konuşma yaparak nişan yüzüklerini keser.
Son yıllarda nişan töreninin düğün gibi bir eğlence ile yapılması geleneği yerleşmiştir. Nişanlanan çiftler, son yıllara kadar sadece bayram günleri el öpmek için birlikte gezebilir, bu geziler sırasında gelin adayının bir bayan yakını da yanlarında refakat ederdi. Son yıllarda bu konuda aileler yumuşamışlardır. Yine nişanı takip eden ilk bayram günü karşılıklı birer nişan hediyesi götürme geleneği de vardır.
Eskiden nişanlı kalma süresi oldukça uzun sürerdi. Genellikle erkekler askere gitmeden nişanlanır, iki yıl civarında süren askerlikten sonra makul bir süre içinde düğün yapılırdı.
Köy Düğünleri
Köy düğünleri pazartesi günleri gelinin çeyizlerini sergilemek üzere sermesi ile başlar. Bu arada baklavalar açılır, düğün hazırlıkları sürer. Komşu aileler yardıma koşar, tatlı bir telaşla düğün hazırlığı yapılır.
Köydeki tüm bayanlar, serilen çeyizleri görmek üzere gelin evine uğrar. Perşembe günü damat, birkaç yakınıyla gelir ve çeyizleri kız evinden alır. Bu arada gelinin akrabaları içinde çocuk yaşta olanlar, çeyiz sandığının üzerine oturur ve damattan bahşiş almadan kalkmaz. Ğer daha önce dini nikah yapılmadıysa dini nikahın da mübarek kabul edilen perşembeyi cumaya bağlayan gece kıyılması tercih edilir.
Cuma namazı vakti, genellikle köy caminde mevlit okutulur. Öğleden sonra her iki tarafta düğün hazırlıkları alabildiğine hareketlenir.Cumartesi günü kına gecesi yapılır. Kız evine kınaya giden erkek tarafından, gelinin eltisi ve görümcesi, dış kapıda ayak sürer ve içeri girmek için nazlanır. İçeri girmeleri için gelinin yakınları adeta yalvarırlar. Görümce ve elti, meyve, kahve ve baklava ister. Bu istekler hiç kırılmaz. Hatta eskiden ayakkabılarını da sildirirlermiş. Üstelik silindikçe ayakkabılar batırılır, adeta kız evine eziyet ederlermiş. Bir süre devam eden bu ayak sürüme, en son gelin kızın gelip eltisine ve görümcesine hoş geldiniz demeleriyle sona erer ve bunun ardından kına için eğlenceler başlardı.
Kına gecesinde gelin ağlatma türküsü olarak bir Rumeli Türküsü olan “yüksek yüksek tepelere ev kurmasınlar” söylenir Kına yakılırken gelinin ayak sürüdüğü görülür, damadın yakınları elini açması dil dökerler. Gelin ancak kayınvalidesinden ya da görümcesinden bir hediye alınca (çoğunlukla bir çeyrek altın) elini açar.
Kına gecesinin bitiminde ya da bazen sonuna doğru hem kız tarafından hem de erkek tarafından erkekler, hep beraber toplanıp konak denilen geleneği yerine getirirlerdi. Bu geleneğe göre, aralarında köyün sayılan kişilerinin de bulunduğu bu kişiler, geleneksel Rumeli konak havaları eşliğinde bazen halay çekerek bazen de müsait buldukları yerlerde oturarak yavaş yavaş erkek evine giderler. Bu arada konak gidenlerin önünde bayrak taşıyan bir kişi bulunur. Bu kişi zaman zaman maniler atarak en başta yürür. Konak gidenler, bazen yanlarında süslü bir yük hayvanı (at, katır ya da eşek) bulundurur ve bu hayvan da mendiller ya da kurdeleler ile süslenmiştir. Konak gidenler, aradaki mesafe çok kısa olsa bile saatler süren bir yolculukla erkek evine varırlar, Hava şartları müsaade ederse konak, neredeyse sabahın ilk ışıklarına kadar sürer. Konak sırasında genellikle alkol (rakı) alınır ve havaya silah sıkılır.
Aslında düğünde en çok yorulanlardan birisi de kuşkusuz davul-zurna grubudur. Konak nedeniyle sabaha kadar çalan davullar, ertesi gün öğle ezanına doğru başlayan düğünle beraber yeniden vurmaya başlar.
Pazar günü erkek evinde başlayan düğün, ikindi üzerine kadar sürer. Konuklara etli kazan pilavı, etli yufka, çorba (eskiden genellikle sütlü çorba), kuru fasulye ya da nohut gibi bir sulu yemek ile ayrandan oluşan sofralar kurulur, ikramlar yapılır. Düğünün her türlü organizasyonunu, damadın evli, orta yaşlarda ve becerikli bir akrabası yapar, buna düğün kâhyası denir.
Bu arada içki kullananlar için oynayanları görebilecekleri bir yerde, ama toplanan diğer kişileri de rahatsız etmemeleri için birazcık ayrı bir köşede ayrı masalar kurulur. Bu kişilere Rumeli oturak havalarını çalan davulcular, oyun oynamak istendiğinde bu defa oyun havaları çalar.
Düğün sırasında güvey tıraşı denen bir gelenek yerine getirilir. Buna göre, damat, herkesin görebileceği ortalık bir yere oturtulur. Bir berber tarafından sakal tıraşı yapılır. Bir taraftan davullar çalar. Düğünde bulunanlar damada para asarlar. Bu paralar, önceden yapılan anlaşmaya göre damatta kalabileceği gibi berbere bahşiş olarak da verilebilir. Güvey tıraşının sonlarına doğru damadın arkadaşları oyna kalkarlar. Birkaç tur döndükten sonra damadı da kaldırırlar ve hep birlikte birkaç tur daha oynarlar.
İkindi üzeri damat tarafında düğün biter. Büyükçe bir konvoy oluşturulur. Bu konvoylar artık motorlu taşıtlardan oluşsa da eskiden binek hayvanları kullanılırdı. Eskiden gelin alıcıya giden kadınlar beyaz yaşmak örtünürler ve sırtlarına beyaz yatak çarşafları geçirerek giderlermiş. Gelin alıcıya katılanlara birer mendil dağıtılır. Şimdilerde mendilden çok arabaların aynalarına renkli kurdeleler bağlanmaktadır.
Gelin alayı kız evine varınca burada genellikle erkek tarafına bir takım zorluklar çıkartılır. Gelinin erkek kardeşleri kızı uzun süre içeride tutarlar, davulcular sabırsızlıkla tempolu biçimde çalarlar. Erkek tarafından geline verilmek üzere bir bahşiş istenir, bunun pazarlıkları yapılır. Erkek tarafı alttan alır, ancak birinci dereceden olmayan bazı akraba ve komşular kız tarafı ile tatlı tatlı münakaşa ederek süreci çabuklaştırmaya çalışırlar.
Bu sırada gelinin yakınları, bir ağaca önceden astıkları yumurtanın vurularak kırılmasını ister. Genellikle ilk teşebbüsü damat yapar. Birkaç teşebbüsten sonra damada diğer yakınları da eşlik etmeye başlar. Kız tarafı, yumurta kırılıncaya kadar gelini vermez. Şimdilerde daha çok Çinik civarında yaygın biçimde yapılan bu gelenek, son yıllarda unutulmaya yüz tutmuş, uygulanan yerlerde ise sadece bir şakalaşma vesilesi haline gelmiştir. Çünkü, ağaca asılı yumurtayı kıracak kadar iyi nişan alabilen pek kimse de kalmamıştır.
Gelin alayı, kız evinden dönüşte mutlaka farklı bir güzergâh kullanır. Yol boyunca gelin arabasının önü bahşiş isteyen çocuklarca sık sık kesilir. Yol boyunca mutlaka bir çayın üzerinden geçilir, mendil atılır. Bugün Bafra’da Kızılırmak’ın üzerinden geçilmektedir. Gelin alıcılar,erkek evine yaklaşınca herkes araçlarından iner ve davul – zurna eşliğinde oynayarak ve biraz da ağırdan alarak eve kadar gelinir. Bu arada artık akşam olmak üzeredir.
Gelin eve girerken koltuk altına bir kuran-ı kerim verilir. Gelin, evin duvarına bir parça yağ sürer, bir cam bardağı kırar. Gelinin üzerine bereketli olsun diye pirinç atılır. Eskiden eve girerken gelinin duvağını gül dalı ile kaynanası açarmış.
Gelin içeri girince düğün dağılır, yalnızca çok yakın akrabalar ve damadın arkadaşları kalır. Kadınlar gelinle, erkekler damatla akşam yemeği yerler.
Gelin odasına alınır. Bir erkek ceketinin üzerine üç kere oturtulup kaldırılır. Kucağına anası babası sağ bir erkek çocuk oturtulur. Gelin içine bozuk para sokulmuş bir elmayı kucağındaki çocuğa hediye eder.
Akşam namazından sonra damadın yakınları, damadı biraz sırtına vurarak sertçe gelinin bulunduğu odaya iteklerler. İçeride, gelin ve damat, kız tarafından gönderilmiş baklavadan birkaç diş yedikten sonra ikişer rekât namaz kılar.
Gelin, ertesi sabah, erkenden damadın küçük erkek kardeşiyle birlikte yakınlardaki bir çeşmeye ya da pınara gider. Burada doldurulan bir testi su, geri dönüşte azar azar dökülerek getirilir. Gelin, kendisine eşlik eden kayınbiraderine bir mendil hediye eder.
Hamilelik ve Çocuk Doğurma
Eskiden sağlık hizmetlerinin yaygın olmadığı yıllarda, çocuğu olmayan, düşük yapan ya da çocukları ölü doğan kadınların tedavisi için batıl bir inanış olarak gelincik külü yedirme biçiminde ilginç bir yöntem uygulanırdı. Bazı köylerde, doktor tedavisinden netice alınamayan durumlarda son çare olarak hala uygulanan bu yöntemde, avlanan gelinciğin cesedi ateşte yakılır. Hayvanın derisi ve eti ateşte kaybolur, kemikleri de yanarak külleşir. Bu kemik artığı küller kadına yedirilir. Eskiden doğrudan kaşıkla yapılan bu yutturma işlemi, sonradan içi boşaltılan ilaç kapsüllerine kül doldurularak yapılmaya başlanmıştır.
Yine eskiden, yeni doğan bebeğin ilk üç gün aralıksız Hocaya götürülüp okutulması biçiminde bir inanış olduğu da anlatılmaktadır.
Halk Oyunları
Mübadillerin halkoyunları, kendilerine özgü figürler taşır. Biraz Ege bölgesi halkoyunlarını, biraz da Balkan yarımadasının yerel kültürlerinin folklorunu andırır.
Belli başlı oyunlar arasında Rumeli karşılaması, Zigoş (cüguş) ve Debreli Hasan sayılabilir. Oyunlar, temelde aynı isimleri ve tarzı taşıyor olsa da Bafra yöresi ile Samsun – Tekkeköy bölgesi için bazı farklılıklar da gösterir.
Cüguş, erkekler tarafından oynan bir oyundur. En az altı kişiyle, ancak idealde 6 çift (12 kişi) ile oynanır. Drama iline bağlı Libotun kasabasının Zigoş köyünün adıyla bilinen bu oyun, kendisine özgü melodisinin davul zurna ile çalınması ile başlar. Bu melodi çalınırken oyuncular ağır hareketlerle eş seçer, karşılıklı sıralanır. Başlangıçta son derece ağır hareketler eşliğinde oynanan oyun, gittikçe hızlanan ezgisiyle birlikte hareketlenir. Sert figürlerin ardından zurna susar, oyuncuların el çırpışları ve sert davul sesleriyle devam eden oyun, yine ezgisiz davul vuruşları eşliğinde devam ederken oyuncular ellerini kuşaklarına sokar, naralar atılır. Zurna tekrar çalmaya başlayınca sert hareketlerle çömelmelerin yapıldığı figürler yapılır. Bir ara mübadillerin hora diye adlandırdıkları biçimde kol kola sıralanarak oynanan oyun, sonra yeniden çiftler halinde devam eder. Serbest salınımlar ve kucaklaşmanın ardındn oyun biter.
Debreli Hasan oyunu ise en az 6 kişiyle oynanır. Mübadillerin zevkle ve gururla oynadıkları bu oyunda omuz omuza dizilen oyuncular, biraz da asimetrik ayak hareketleriyle, oldukça ağır bir tempoyla, bazen çökerek ya da eğilerek mağrur figürlerle oynarlar. Oyun sırasında genellikle Roman kökenli olan zurnacı, sırayla oyuncuların kulaklarına doğru çalarak para ister. Oyuncular, banknotları huni biçiminde sarıp zurnanın deliğine sokar. Debreli Hasanı oynayan içinde maddi durumuna güvenenler en başa geçip bol bahşiş verir, bahşişi bol verecek kişi, zurnacının uzun uzun kulağına çalmasını sağlar. Bu oyunda verilen bahşişin miktarı, oyuncuların maddi gücünü gösteren bir ölçüdür. Debreli Hasan oyununun son yıllarda artık kadınlı erkekli karışık oynandığı hatta kadınların da bahşiş verdikleri görülmektedir.
Diğer mübadil oyunları arasında, Paşa Dudu, Ağacenin Fatmesi, karşılama, tirtom gibi Batı Trakya oyunları dışında telgrafın telleri ve kasap gibi yine Ege – Rumeli kültürünün ortak oyunları da sayılabilir.Bu oyunlar, bir davul ve iki zurnadan oluşan “çalgı” denen yerel orkestra eşliğinde oynanır ve her oyunun kendisine özgü bir melodisi vardır.
Asker Uğurlama
Mübadiller için askerlik büyük bir onurdur. Askere uğurlanacak gençler için bir önceki hafta sonu köylerde gençler arası küçük bir eğlence yapılır. Köyün gençleri bir araya gelir, davul çaldırır ve oyunlar oynar. Köylüler, gençlere küçük hediyeler ve bahşiş verir. Askere gidecekleri gün ise tüm akrabaları ve arkadaşları, gençleri otobüslerine kadar uğurlar.

